MİHDA KORAY

Fotoğraf / Photography: ALİ YAVUZ ATA

“It Girl” olmak her yiğidin harcı değildir bizde ne kadar kolay gözükse de. Güzel olmak ve iyi giyinmek bir ayrıcalık olsa da, bazen her şeye yetmediğini haykırmak istediğimiz zamanlar oluyor. Bazı zamanlar da parmakla gösterilecek insanlar yapıyor bizim yapmak istediğimiz düzeltmeyi; duruşlarıyla, var oluşlarıyla, başarılarıyla…

It’ not that easy to be an “It Girl,” although it may look easy for our people. Being pretty and dressing well might be a privilege, however we do want to shout out that it is not enough from time to time. Then sometimes, someone comes along that we can point our fingers to and does the correction we want to make ourselves with their attitude, their existence, and their success…

İstanbul moda konusunda ne kadar atakta olsa da kendine isim yapmak için daha yolun çok başında gibi gözüküyor. Sence bu durumu en doğru nasıl değerlendirmek lazım? Nasıl bir yol izlemeli moda dünyası?

Paris – ve de ticari açıdan Milano – dışında hangi şehrin gerçekten kendine isim yaptığını ve isim yapmanın ne demek olduğunu düşünmek lazım. Tarihte belirli zaman dilimleri dışında New York ve Londra bile bu ünvana sahip olamıyor. İstanbul isim yapmak zorunda değil.

Tasarımcılar için moda haftası gerekli ama konumuz İstanbul’un kendine isim yapması ise o zaman bir tekstil ya da deri fuarı yapalım. O zaman bütün dünya gelir; bütün büyük markalar buraya üretim için geliyor; koşa koşa gelirler. Moda haftası yanlış bir odak noktası belki de. Çok iyi genç tasarımcılarımız var mı bilmiyorum ama ona da odaklanılabilir, dünyadan da genç tasarımcılar katılabilir, TRANOİ’ye rakip olan. Katılması daha ucuz olan birşey de olabilir. Burada prodüksiyon yapmaya gelen çok genç tasarımcı da var. Güçlü olduğumuz alanlara hiç ilgi göstermiyoruz.

Yurt dışındaki başarılı olan Türk asıllı tasarımcıların isim değiştirmesi, İngiliz demek istemesi ya da yatırım için demek zorunda kalması… Bunları düşünmeliyiz. Önce gurur duyulan, ilham veren, parasal ya da eğitim olarak destek veren bir şehir ve sistem olalım. Birkaç tane dünya çapında modacımız olursa o zaman bunu başarmışızdır.

Demesi kolay tabii. Türkiye gördüğüm kadarı ile yarım asırdan öte, yani uzun bir zamandır zor şartlar altında ayakta durmaya çalışan bir ülke. Böyle yerlerde kültür ve lüksün arka koltukta olması normal. Ama herkesin bir o kadar daha da ihtiyacı var ve devam etmek gerekir. Kendimizi batılı ya da sosyo ekonomik olarak gelişmiş ülkelerle karşılaştırmak bana saçma geliyor. Destek, kültür ve eğitim yoksa, karakterimize dönebiliriz. Gerçek anlamda nasıl değerlerlerimiz ve özelliklerimiz var? Bu seçemediğimiz ülke bize nasıl ilham veriyor? Yaratıcı olup birey olarak devam etmekten başka çaremiz var mı?

While Istanbul is progressing when it comes to fashion, it looks like the city is only beginning to make a name for itself. What do you make of this situation? What kind of path should the fashion industry follow?

We have to think about what cities apart from Paris – and Milan in a commercial sense– have really made a name for themselves, and what it means to do that. Apart from certain time periods, even New York and London are unable to hold this title. Istanbul doesn’t need to make a name for itself through a fashion week.

Fashion Week is necessary for designers, however if we’re talking about Istanbul making a name for itself then let’s do a higher quality textile or leather fair. The whole world would come; all the big brands come here for production, they’ll come without a second thought. I don’t know if we have really good young designers but that can be focused on as well. Other foreign young designers could join, it could be the competitor of TRANOİ. There are many designers who come here for production. We don’t pay attention to our strengths.

Successful Turkish designers changing their names, calling themselves British, or having to do that for investment purposes… that’s what we should be talking about. First off, let’s be a city and a system that people are proud of, that inspires and supports- financially or educationally. If we have a few internationally renowned designers, then we would have succeeded in some way.

Of course this is easy to say. Turkey is a country that has been struggling to stand on it’s own two feet for more than half a century. It’s normal for luxury and culture to take the back seat in this scenario. However everyone needs it, so it should be pursued. Comparing ourselves with western or other countries that are socio economically advanced or settled seems absurd to me. We can turn inwards- explore our identity if there is no support, culture and education. What kind of values and specialties do we really have? How does this country that we are unable to choose really inspire us? Do we have any other choices other than being purely creative and individual? Does anyone?

Near East Türkiye’yi global ile bağdaştırmak için nasıl bir yol izliyor?

Türkiye’ye 2006 da geldiğimden beri yapmaya çalıştığım projelerde bu bir içgüdü olarak var hep. İçerikler ve yaklaşımımız farklı durabilir ama her yaptığımız Türkiye’yi ve İstanbul’u dünya ile diyalog içinde tutmak doğrultusunda. Benim mesuliyetim ilk olarak Near East’i, Çin dergisi de olsa, Fransız dergisi de olsa global ortamda ayakta durabilmesi için belirli bir seviyeye getirmek. Near East’in İstanbul çıkışlı başarılı bir dergi olması şu anda yeterli ve şehri dışarısı ile bağdaştırıyor. Türkiye çıkışlı ilk dergi dünya çapında okunan. Dergi hem fikren, hem sunduğu farklı olasılıklarla, hem de farklı projeleri ile kademeli ve geniş bir hal aldı. Ortadoğu’yu, hatta Conde Nast ya da benzer şirketler altında birçok ülkede çıkan Vogue gibi dergiler dışında, Asyayı da içerik ve dağıtım açısından da kapsayan, Avrupa ve Amerikalılar tarafından okunan ve takip edilen ilk dergi. Mottomuz “Modern International Culture.” Sadece bunu ele alıp yarattığımız uluslarası dergiyi ve beğeniyi en doğru ve yaratıcı şekilde devam ettirip, bizim için gerçekten önemli olan birkaç markanın desteği ile değerli bir dergi yapmaya çalışmaya devam etmek şu anki amacımız.

Biz ilk olarak sanat ve moda dillerinin sadece batılı bir gramer ile yaratılıyor oluşunu değiştirmek istedik. Farklı bir bakış açısı getirecek fakat sadece kendi dilini konuşarak ya da sadece ‘kendi’ konularımızı işleyerek bunu başaramazdık. Kapağa Paris’teki tek Sudanlı mankeni koyarak, Türk dizi oyuncusu koyarak yapamayız. Bize niye daha egzotik, Türkiye’yi ve Doğu’yu açık açık güçlü bir şekilde kutlayan bir dergi yapmıyorsunuz deniyor bazen. Bunu yapabilirdik ve çok güçlü bir model olabilirdi, olabilir de hala. Ama başlarda bu yola biraz girdik ve belirli bir pazara sınırlı kalmak istemedik. Biz sonuçta kavramsal ve her şekilde ayakta kalmak isteyen, her gerçek dergi gibi değişen zamanlarla ayakta durabilmek isityoruz. Bakış açım ise şu: Kutlayacak birşey yok, herşey ve her kültür eşit ve dinamik ve modern. Bir yandan da Doğudan ya da Türkiye’den büyük bir derginin olmayışının bir sebebi de olmalı sonuçta. İlk biz düşünmemişizdir diyerek, içeriden işleyen, fazla yayılmamış, esnek ve uzun soluklu bir sistem yaratıp onun içinde güçlenmek istedik.

İçerik açısından ise daha modern bir şekilde ‘öbür taraftan’ değil, modern kültürün ve dünyanın içinde olduğumuzu en baştan var sayarak başlamanın önemli olduğunu düşünmüştüm kriterleri belirlerken. Bu duruş çok eskiden, çok farklı şartlar altında icat edilip kemikleşmiş bazı batılı fikir ya da düşünce durumlarını yok ediyor zaten. Batı felsefesindeki ‘düşünen adamın Avrupalı oluşu’ kavramına karşı başlamış bir şey Near East. Bunun ötesinde batılı gözükse de yakından incelenince batılı yolları kullanmadan yaratılan ve bunu her seferinde daha fazla yapmanın yollarını arayan bir dergi.

Sanat için İstanbul’da tuttuğumuz bir mekanımız da var. Az ve aralıklı proje yapıyoruz. Yine aynı şekilde İstanbul’un ve sanat piyasasının o seneki haline göre yavaş ilerlemeyi ama sağlam kalabilmeyi tercih ediyoruz. Ama İstanbul’un sanat haritasında durmasında yine bir yerimiz var. Herkes durumun zorluğunun farkında. Galeriler kapandıkça, hızlı davranmamaya, başka yollar düşünmeye devam ediyoruz.

What kind of path does Near East take to associate Turkey with global sources?

This is an instinct that is part of all the projects I’ve been trying to do since arriving in Turkey in 2006. Our content and approach may look different however everything we do is to keep Turkey and Istanbul in dialogue with the world. My initial responsibility is to bring Near East to a level where it can stand on its own globally, whether it’s Chinese or French. The fact that Near East is an Istanbul-based, successful magazine is enough, and it connects the city with other places. It’s the first Turkey-based magazine that is followed world- wide. The magazine has expanded into various formats in terms of both the idea, different opportunities and projects it provides. Other than magazines like Vogue which are published under Conde Nast or magazines in the Middle East, it’s the first magazine from a non western region that incorporates fashion that is distributed world- wide including Asia, Europe and The US. Our motto is “Modern International Culture.” Our goal now is to continue in the best way possible for this global magazine that we’ve created, and try to pursue making a valuable product and object with the collaboration of a few brands that are really important to us and that support us.

Primarily, we wanted to change the fact that the language of art,fashion and publishing, especially in publishing, are only created using a western grammar. We couldn’t have accomplished this by only speaking ‘our own language’ -in many ways than just linguistic- and ‘our’ topics while trying to create a different approach. We can’t do it by featuring the only Sudanese model in Paris or a Turkish soap opera star on the cover. Sometimes they ask us why we’re not doing a magazine that is more exotic, that celebrates Turkey and the East openly and with strength, or that the look and feel is more western than Eastern. We could have done that, and it could have been a very strong model, it still can. However we did get into that in the beginning a little bit and we didn’t want to get stuck in a certain market. At the end of the day we are a conceptual magazine, so we need to approach things in this way. Like any long standing, strong publication, things change with time. My stance is that there is nothing to celebrate- everything and every culture are equally dynamic and modern, and equal. Also that there must be a reason why there are no big magazines from the East or Turkey. We said, “We’re probably not the first to think of this,” and we wanted to create a system that works, that is flexible and that has longevity, and gain strength from that.

While coming up with the criterion for the content, I thought it was important to not belong to the “other side”, assuming we are a part of the modern culture and world. This attitude wipes out some of the western ideas and thoughts that have been rooted a long time ago under completely different circumstances. Near East is something that started disproving a certain western philosophical idea of the ‘thinking/European man’- I forget the exact term. Beyond that, it’s a magazine that looks western, yet when examined closely, it’s a magazine that is created without using western methods, and one that searches for ways to continue doing so.

We also have a space we’ve rented for art purposes in Istanbul. We do few projects, infrequently. We prefer to move slow yet still exist by looking at how things come into being then disappear, and try to find the right time. However we do have a place in Istanbul being on the international art map. Everyone is aware of the difficulties here. We continue to keep calm and think of other ways as galleries continue to close and some institutions carry on indistinctly to everyones bemusement and disappointment.

Fotoğraf / Photography: ALİ YAVUZ ATA

Bize yoğun bir haftanızı anlatabilir misin? Kendini farklı şehirlerde bulduğun, birçok farklı işlerle uğraştığın bir süreçte gittiğin, gördüğün, deneyimlediğin ve sana ilham veren şeyler ne oluyor?

Ne zaman tatil yaptığımı hatırlamıyorum, hep öyle gibi gözükse de. Denizde yüzerken bile, şu yörenin kayalarından çok güzel Near East mobilyası olur diyorsun. Bir nevi manyaklık tabii.

Dünyanın en Batısındaki bir şehirde, Holywood’un ortasında, alakasız birinden İstanbul’da hiç karşına çıkmayan bir konu, insan, ya da bakış açısı çıkabiliyor. ‘Mysticism’ sayısını 6 ay orada yaptık çünkü bir dünyanın en farkl şekillerine bürünmüş modern mistikler orada, şehir de öyle. Bir önceki sorunla alakalı olarak da ekleyeyim; “Hindistan’a gidip moda mı çekmeliydik” gelesi diyor insanın! Herşeye Near East lensinden bakarak dünya çok ilginç ve verimli oluyor. Kısa süreler şeklinde iş için belirli şehirlere gitmek durumda kalıyorsun.

Daha fazla gibi gözükse de çoğu zaman İstanbuldayım. Paris değil de buradan yapmak, burada yaratmak, neden olduğunu bilmesem de çok şey katıyor, dolaylı yoldan da olsa. Bir kere ne dersek diyelim büyük 3 şehrin dışındaki, büyük bir işe kalkışıyor olmanın verdiği bir azim oluşuyor. Ne de olsa doğu şehriyiz. Tabii büyük 3 şehirde 3 günde karşılaştığın insanlar, fırsatlar ve verimlilik çok çok farklı. İnsanı düşündürüyor, o yüzden sık sık gidip bundan faydalanmak durumundayım. “Ben burdayım, ölmedim” demen gerekiyor.

Son olarak da demokratik lüks ve kültürün sağladığı ortamın, sanatın ve açıklığının verdiği enerji ve ilhamdan da çok uzak kalıyorsun. Ama burasının verdiği, ya da belki benden aldığı enerji de dergiyi ve beni ayrı bir yere koyuyor; sürekli ordaki savaşın içinde değilsen herşeyi daha iyi görebiliyorsun. Ama genelde dengeyi sağlamak gerçekten zor.

Can you tell us about a busy week of yours? What inspires you during these times when you find yourself in other cities dealing with various things, experimenting and sight-seeing?

I don’t know when I’ve last been on vacation, although it seems to appear that way most of the time- but even while swimming somewhere, you think to yourself, the stones of this region would make amazing Near East furniture. It’s a form of insanity.

You might find a topic, person or point of view in the most western city, in the middle of California from an someone that you would never see in Istanbul.

We produced our ‘Mysticism’ issue there for 6 months because the most interesting modern mystics of the world are there, and the city is the same. In fact in answer to your previous question as well: One feels like saying “Should we have gone to India to shoot an editorial?!” When you look at everything from the Near East lens, the world becomes interesting and fruitful. A literal anser is that it’s expected of you to go to certain cities in short periods for work.

I am mostly in Istanbul, although it doesn’t look like that. For some reason I don’t know creating and producing from here and not Paris, adds a lot to the product in a roundabout way. First of all whatever we claim, other than the three big cities, you get tenacity from the fact that you’ve taken on a massive job yet you’re based in Istanbul. We are a middle eastern city after all in a way. Obviously the opportunities and people you come across in 3 days in the 3 big cities are very different. It makes one think, which is why I have to go frequently and take advantage of it. You have to say “I am here, I haven’t died.”

Lastly, you are far from the space that democratic luxury and culture provide and the energy and inspiration art and openness gives. However the energy this place gives, or rather takes from me, also puts the magazine on a different track; you see things clearer if you are not involved in the constant war over there. However it is really difficult to maintain that balance in general.

Londra’dan ilk dönüşün ve URA projesinden bahsedelim biraz. İstanbul standartları için çok “erken” ve kaliteli bir proje olmasına rağmen, dünya çapında kazandığı farkındalığı kazanmasını bekliyor muydun?

Beklemiyordum. O sıralarda İstanbul filizlenen bir yerdi ve Londra sıkışmış haldeydi. Bizim konser ve sergilerimizi takip ediyorlardı ve deneyimleyemedikleri için Londra’da dağıtılan bir dergi yaptık Ura adı altında. Bizde konser ve gençlik kültürü bol ama sizdeki kültürel durum yok demelerine cevaben onlara bir mektup gönderirmişçesine bir dergi yaptık. 8000 kopya birinin ellerine geçti, okuyanı ve göreni daha fazladır.

İstanbul’da tam tersi olduğu için de burada bol bol konser verdik. Sanat büyükleri ve destekçileri zamanında bu konserlerin galeri mekanlarında yapılmasını, Londra’daki hayatı buraya taşımak olarak gördü ilk başta. Destek vermediler, hatta sanat büyüklerimden boykot eden oldu. Biz de hiç bunun farkında değildik; ciddiyet içinde, gençler galerilere ayak basmıyor, herkes peyote gibi mekanlarda bira içiyor diyerek galeri ortamında, sanat çerçevesi altında bunu sağlamak istedik. Açıkçası zamanında İstanbul’daki sosyal sorumluluk projesi tipindeki sanat çukurundan insanları ne çıkaracaksa yapalım dedik ve gençleri çekmeyi ve dünyanın bir parçası gibi hissettirmek istedik. Bunu yaparken içeriği ve yapmaya çalıştığımız şeyin ciddi tarafını Türkiye değil başkaları gördü. Çok önemli değil aslında. Destek getirmedi, o açıdan önemli.10 sene sonra beğeni kazanmak çok da önemli değil. Sadece bir sürü insana bir anlamda nefes getirdiğini belirtiyor birçok insan. 20’lerimin başında yaptığım birşey için bu sonuç bana yeterli.Yurt dışındaki başarı o 8000 gence ulaşmak da olabilir, yoksa belirli kriterlerin içinde zaten önemli kılınması gereken işler yapıyorduk. Destek bulamamak kötü oldu. Dışarıdan destek niye gelmedi derseniz gelemezdi çünkü Türkiye’de bir pazar yoktu, hala da yok. Filantropi açısından sorgularsak da herkes kendi ülkesindeki şeylere destek veriyor. Fakat ondan sonra kalkıştığım ve yaptığım her işte dışarıdan destek, ilgi ve yardım görmemi de sağladı. Bu yüzden bir nevi bir başarı denebilir evet.

Let’s talk about the URA project and the time when you first got back from London. Although the project was “too much” for Istanbul standards, did you expect it to gain the awareness it received worldwide?

I didn’t. I just thought Istanbul was blossoming at the time and London was oppressed in a way. They were following our concerts and exhibitions and since they couldn’t experience those, we did a zine called URA that was distributed in London. We created it as if it was a letter sent to them, and also to those who claimed that we had concerts and young culture however no culture in general. 8000 copies were distributed, probably more people read it and saw it.

Since it’s the opposite in Istanbul, we gave a lot of concerts here. At the time, the hşgher echelons and supporters of the art world saw the concerts as bringing my lifestyle in London here. They didn’t support it, actually some of them covertly boycotted it, telling possible supporters or collectors not to bother and that it was a vanity project. We were completely unaware of this; we wanted to provide grounds for young people who never stepped foot in a gallery, who were hanging out in places like Peyote. To be honest with you, we wanted to save people from a the dryness of the art scene at the time – institutions saturated by an oppressive academic tinge with shows mostly about urban transformation, and tried to make young people feel like they are a part of the world. As we were doing this, it wasn’t Turkey who noticed the content and the seriousness of the project we were trying to do, but others. It’s actually not that important. It didn’t bring any support, that’s what’s important. It’s not very meaningful or useful to gain appreciation 10 years later. A lot of people claim that it brought life the hour that they were in there with the doors closed. This result is enough for something I’ve done in my early 20s. The success abroad could be reaching those 8000 people. Other than that we were doing things that were considered successful under certain criteria anyways. Not finding support was the disappointment. If you’re asking why we didn’t get any support, it’s normal because there was no market for art in Turkey, there still isn’t. If we were to question why support didn’t come from a foreign philanthropic source, everyone supports things local or close to them. However it did generate support and respect for jobs I did after that. Which is why one can call it a success, yes.

Sana son zamanlarda en çok ilham veren olay / defile / şarkı / parti vs. ne oldu?

Balenciaga. Bir Sterlin Ruby heykeli… Daha ciddi bir cevap gerekirse, kendi jenerasyonunun artık gerçekten profesyonel anlamda zamanının ve başarısının gelmesi.

An incident / show / song / party etc. that inspired you the most lately?

Balenciaga. A Sterling Ruby sculpture… If you need a more serious answer, the fact that my generation is actually becoming professionally successful and that it is our time.

Bir şeyin “moda olması” için en ideal koşullar ne oluyor? “Moda olan” şeylere karşı tutumun nedir?

Bilemiyorum, düşünmemiştim. Artık koşullar yaratılıyor, bu kesin. Endüstri olarak saygı duyuyorum; ihtiyaç olmayan ya da kökünde artizanal olarak başlamış birşeyi dev bir isim haline getirmek, hayatında gerçeğini görmemiş bizim gibi insanlara yoktan lüks ve ihtiras kavramları yaratmak ve satmak çok zor. Bir yandan da asırlardır bir çok kulvarda gördüğümüz, ayakta kalmak için uygulanan teknikler… Yarat, dayat, ihtiyaç yarat, ki devam ettir… Benzer bir şeyden bu kadar bir endüstri yaratmak akıl, beceri ve stamina ister. Sürekli erişilemez bir şey ya da his yaratmak lazım. Birşeyler ne kadar akıllı, değerli ya da güzel olsa da ihtiyacın olmayan bir şey satıyorsun; dünyadaki her süt paketinin içine giydirilen ya da uçakları döşeyen alüminyumu keşfetmedik sonuçta. Bir şekilde değer de veriliyor, güzel alışverişler yapılıyor ama yeri olmayan birşeyi devam ettirmek bir takım çırpınış ve psikolojik oyunlar gerektiriyor. Bu bağlamda moda endüstrisi de histeri ve ihtiyaç hissi yaratmak durumunda.

What is the ideal condition for something to be “fashionable”? How do you feel towards things that are “in vogue?”

I don’t know, I’ve never thought about it. Conditions are created nowadays, that’s for sure. I respect fashion as an industry; it’s hard to make a name out of things that are not needed or come from small,local artisanal roots, or to create concept s of luxury, desire and success for a very large number of us who have perhaps never had the chance experience that in our lifetime. On the other hand, these are survival tactics that that have been used for centuries in certain ambiguous yet powerful entities. Invent, force, create need. Creating an industry out of something similar yet quite new requires wisdom, talent and stamina. You continually have to create something unreachable, or a feeling. Although some things are valuable and smart and beautiful, you are creating something that is not needed at the end of the day; it’s not like discovering the type of aluminium that covers the insides of all milk bottles or airplanes. It is also somehow valued; or rather coveted- there are great moments in terms of it as an art form. However pursuing something that has no place requires struggle and psychological games.

Sana göre işinde yapabileceğin en büyük hata nedir?

Klasik belki ama yaptığın işin hakkını vermemek. Bu parasal olarak başlıyor ama her şeye uygulamak gerekiyor. Benim gibi kendi işine sahip, sevdiği şeyi yapanlar için bir çok açıdan önemli. Her şeyi kendi zamanın ve kurallarınla yapıyor olabilirsin, açık ya da rahat, veya yaratıcı olabilirsin, sevdiğini de yapıyor olabilirsin ama başkalarını sorumluluğu, senin için yarattıkları sanat, zamanı ve parası ve başarısı da senin omuzlarının üstünde. Bazı bariyerler koymamak, anında fikrini doğru şekilde söylememek, bazı şeyleri sahiplenmemek çok büyük zaman, yaratıcılık, iletişim ve ekonomik kaybı. Kendine, etrafına ve yarattığın şeye saygısızlık gibi görüyorum. Bunun olmaması için de sürekli olan bir farkındalık, disiplin ve enerji gerekiyor.

What is the biggest mistake you can make in your job in your opinion?

Maybe it’s going to sound classic, however not giving your all to it. This starts off as a financial thing however it should be applied everywhere. It’s very important for those who are self employed and do what they love to do. You might be doing everything in your own time according to your rules, you can be open, comfortable or creative, lucky to be doing what you already love -however you have the responsibility of the art that other people create for you, their time, money and success on your shoulders. It’s such a loss of time, creativity, communication and finance not to put barriers in the right places, not communicate clearly and not owning up to what you’ve created in the practical sense. I see it as disrespect to collaborators, your surroundings and the thing you are creating, and its a pitfall that is easy to fall into if you are on your own essentially. You need awareness, discipline and energy at all times and it can be very tough.

“Marjinal olmak” artık yaygınlaşan bir konsept olduğu için insanlar farklılaşacağım derken biraz daha bile normalleşiyor. “Şahsına münahasır” olmak bugünlerde daha zor diyebilir miyiz?

E postmodernizm diyeceğim ama onun bile postunu astık duvara! Bundan olabilir. Normal. Korkmayalım, birşey çıkar karşımıza elbet ama çıkmasın bence.

Belirli tarzlar vardı eskiden dediğin gibi. Yaratıcı insanlar var bu yokluğun içinde yeni bir dil oluşturan son 2-3 senedir. Anlaşılmaz ama organik ve zengin birşeyin sürekli evrilmesi daha değerli ve bana çok modern geliyor. Şimdi genel bir ‘hal’ ya da ‘kal’ var ve bundan yaratıcılık doğmaya başladı. Yarım asıra yakın kültürün sonunu yaşıyoruz. Biraz durmak iyi geliyor. Bence büyük bir hazım evresindeyiz. İnstagram vs ile görsel ne yaratıldıysa sanatın icadından beri, her gün binlerce formatta karşımızda. Hazmetmenin yollarını arıyor bir takım insan, ben dahil. Sonunda ne olur, ya da niye böyleyiz demeye gerek duymuyorum.

Marjinal olmak artık zor olamaz. Ya gerek vardır marjinalize ederesin kendini, ya da edilirsin zorla; ya da gerek yoktur, herkes olduğu gibi devam eder, durduğu yerde birşeyler yaratır. Bence bir akım eksikliği yüzünden yok olmadı, gerek yok artık, herşey önümüzde ve herkes herşeyi olabiliyor. Gerçek kreasyon biraz dağınıktır bana sorarsan. En azından giyim ve tarz gibi şeyler yüzünden baskı görmüyoruz. Herkesin çok daha başka sert dertleri var son 5 senedir, gençler de bunun farkında. Irkçılık, yeni post terör ya da dünyanın sonu gibi… Aslında bütün dünya insanları marjinalize oldu diyebiliriz ! Çok yaratıcı bir döneme gireceğiz.

Since marginal ideas have become so mainstream people are becoming normal by trying to be marginal. Do you think it’s harder nowadays to be “one of a kind?”

Well I’ll say postmodernism however we’ve hung that up on a wall to look at too. Maybe that’s the reason. It’s normal. Let’s not fear, something will come up for sure, but I hope it doesn’t, I see it going somewhere better than that.

There used to be certain styles before like you said. There are creative people, especially in the past 2-3 years, trying to create a new language. Maybe it’s hard to understand, however it seems more valuable and truly seminal to be around when something organic and rich constantly evolves. Now there’s a general ‘state’ and ‘stiffness’ and there is creation being born from that. We’re completing more than half a century of culture. It’s good to stop for a while. I think we’re in a huge digestion period. Whatever has been a part of the invention of art and has been created since the beginning of time is on Instagram in thousands of forms. Some people are looking for ways to digest, me included.

It can’t be difficult to be marginal anymore. Marginality is either a necessity at the time- ie. you are forced to make yourself marginal in order to express yourself or exist, or you are forced to be so ergo you are marginalised. When it’s not necessary everyone continues the way they are, creating from their standpoint. I don’t think it diminished from any lack of a movement- it’s just not necessary anymore, everything is in front of us and anyone can be anything they want to be. Real creation is always a little chaotic and gauche. At least we are not pressured about clothing and style. Everyone is aware of bigger problems in the past 5 years and a much younger generation are fully aware of this- discrimination, post-terror and the actual feeling end of the world which is war and oppression, is manifest more than it has ever been in our lifetime. We can actually say that the people of the world have become marginalised! We’ll be entering a very creative period.

Fotoğraf / Photography: ALİ YAVUZ ATA

Başarın daha çok yaratıcı olmaktan mı yoksa iyi bir gözlemci olmaktan mı geçiyor?

Gözlemlemeden yaratmak mümkün değil. Yarattığın şeyi yaşatmak da farkındalık istiyor bence; farkındalık da gözlemsiz mümkün değil.

Does your success depend on being a better observer or a better creator?

It’s impossible to create without being observant. To express what you create requires awareness in my opinion; and awareness is nor possible without observation.

Moda ve sanat ile ilgili duymaktan en çok sıkıldığın soru hangisi? 

Bilmem, gördüğünüz üzere herşeyden fazlasıyla bahsetmeyi seviyorum! 🙂

What is the question you are tired of hearing the most about fashion and art?

I don’t know, as you can see, I love talking about everything in length! 🙂

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*