Sinema dünyasının gözü yeniden Venedik’e çevriliyor. 2–12 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek 83. Venedik Uluslararası Film Festivali, yeni sezonun en çok konuşulacak filmlerini ilk kez izleyiciyle buluşturmaya hazırlanıyor. 21 filmin dünya prömiyeri için yarışacağı Venezia 83 seçkisi; büyük yönetmenlerin dönüşlerinden beklenmedik oyuncu eşleşmelerine, politik hikayelerden çağımızın medya ve teknoloji takıntılarına uzanan geniş bir sinema haritası çiziyor.
Venedik uzun zamandır yalnızca ödüllerin değil, önümüzdeki ayların sinema sohbetlerinin de başladığı yerlerden biri. Bu yıl da durum farklı görünmüyor. Robert Pattinson’dan Penélope Cruz ve Javier Bardem’e, Rooney ve Kate Mara’dan John Malkovich’e uzanan kadrolar; Martin McDonagh, Werner Herzog ve Lee Chang-dong gibi yönetmenler aynı seçkide buluşuyor. Peki programdaki onlarca film arasından hangileri şimdiden biraz daha fazla merak uyandırıyor? İşte Venedik Film Festivali’nde radarımıza giren yedi film.
Bunker — Florian Zeller
Bir teknoloji milyarderinin dünyanın sonuna hazırlanmak için bir sığınak yaptırması, Bunker’ı daha ilk cümlesinden fazlasıyla bugüne ait bir hikayeye dönüştürüyor. Penélope Cruz ve Javier Bardem’in başrollerini paylaştığı film, projeyi kabul eden bir mimarın hem etik sınırlarını hem de 17 yıllık evliliğini sorgulamaya başlamasını takip ediyor. Ancak Bunker’ın merak uyandıran hikayesi yalnızca merkezindeki ilişki değil. Servet, korku ve geleceği kontrol altında tutma arzusu aynı hikayede kesişirken film, ultra-zenginlerin giderek daha görünür hale gelen survival kültürüne de dokunuyor. Dünyanın sonundan kaçmak mümkün mü, yoksa insan ne kadar uzağa giderse gitsin kendi problemlerini de yanında mı götürüyor?

Primetime — Lance Oppenheim
Robert Pattinson, Phoebe Bridgers ve A24 aynı projede buluşunca Primetime’ın radarımıza girmesi pek de zor olmadı. Film bizi 2006’ya, Chris Hansen’ın To Catch a Predator ile televizyonun en tartışmalı dönemlerinden birine damga vurduğu yıllara götürüyor. Fakat Primetime yalnızca geçmişte kalmış bir televizyon fenomenine bakmıyor. Reality TV, true crime ve başkalarının en karanlık anlarını izleme arzumuz üzerinden bugünün internet kültürünün köklerini de kurcalıyor. Sosyal medya henüz hayatımızı tamamen ele geçirmemiş olabilir; ama izleme, yargılama ve paylaşma dürtüsü çoktan oradaydı.

Wild Horse Nine — Martin McDonagh
Martin McDonagh bu kez hikayesini dünyanın en uzak noktalarından birine taşıyor. 1973 Şili darbesinden hemen önce Paskalya Adası’na gönderilen iki CIA ajanını merkezine alan Wild Horse Nine, politik gerilimle McDonagh’ın kendine özgü karanlık mizahını aynı zeminde buluşturuyor. John Malkovich ve Sam Rockwell’e Steve Buscemi, Tom Waits ve Parker Posey’nin eşlik ettiği filmde işlerin planlandığı gibi gitmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Geçmişleriyle hesaplaşan ajanlar, politik komplolar ve dünyanın geri kalanından kopuk bir ada… McDonagh’ın sinemasını düşününce trajediyle komedinin nerede birbirine karışacağını kestirmek ise çok daha zor.

Bucking Fastard — Werner Herzog
Kate Mara ve Rooney Mara’yı aynı anda konuşan, aynı rüyaları gören ve aynı adama aşık olan iki kız kardeş olarak düşünün. Werner Herzog’un Bucking Fastard’ı, yalnızca bu çıkış noktasıyla bile seçkinin en sıra dışı filmlerinden biri olmaya aday.
Jean ve Joan arasındaki neredeyse ayrılmaz bağ, çevrelerindeki insanların onları anlamlandırma çabasıyla giderek daha tuhaf bir hâl alıyor. Mahkemelerden medyaya herkes bu iki kadını tanımlamaya çalışırken film daha büyük bir soruya uzanıyor: Kimin “normal” olduğuna karar verme hakkı kimde? Herzog söz konusu olduğunda, cevabın kolay olmayacağını tahmin etmek mümkün.

Possible Love — Lee Chang-dong
Lee Chang-dong, Burning sonrası bu kez kamerasını iki evli çiftin hayatına çeviriyor. Bir belgesel çekimi sırasında yolları kesişen karakterler, birbirlerine yaklaştıkça yalnızca karşılarındakini değil, kendi ilişkilerinde uzun süredir görmezden geldikleri arzuları ve çatlakları da fark etmeye başlıyor. Jeon Do-yeon, Sul Kyung-gu, Zo In-sung ve Cho Yeo-jeong’un yer aldığı Possible Love, büyük dramatik anlardan çok küçük kırılmaların peşinden giden bir film gibi görünüyor. Çünkü Lee Chang-dong’un dünyasında asıl gerilim çoğu zaman söylenenlerde değil, insanların söylemekten kaçındığı şeylerde saklı.

Ink — Danny Boyle
Danny Boyle bu kez bizi 1969’a, İngiliz basınının ve bir anlamda bugünkü medya kültürünün değişmeye başladığı döneme götürüyor. Jack O’Connell, Guy Pearce ve Claire Foy’un başrollerini paylaştığı Ink, Rupert Murdoch ve editör Larry Lamb’in The Sun’ı yeni bir tür gazeteye dönüştürme hikâyesini takip ediyor. Festivalin açılış filmi olarak dünya prömiyerini yapacak olması da filmi daha şimdiden Venedik’in en dikkat çekici yapımlarından biri hâline getiriyor.
Hikâyeyi bugün özellikle ilginç kılan ise yalnızca gazetecilik tarihi değil. İnsanlara görmek istediklerini verme fikri, haberle eğlence arasındaki giderek bulanıklaşan sınır ve ne pahasına olursa olsun dikkat çekme arzusu… Ink, clickbait ve sosyal medyadan onlarca yıl önce başlayan bir dönüşüme bakarken aslında bugün haberleri nasıl tükettiğimize dair de fazlasıyla güncel sorular soruyor.

Look Back — Hirokazu Koreeda
İki genç kız, ortak bir çizim tutkusu ve yıllara yayılan bir arkadaşlık. Hirokazu Koreeda’nın Tatsuki Fujimoto’nun aynı adlı mangasından uyarladığı Look Back, yeteneğine güvenen Fujino ile zamanının büyük bölümünü odasında çizim yaparak geçiren Kyomoto’nun yollarının kesişmesini ve manga sanatçısı olma hayallerini 13 yıl boyunca takip ediyor. Koreeda’nın sinemasında sık sık olduğu gibi burada da büyük hikâye, küçük duyguların içinden çıkıyor. Rekabet zamanla yaratıcı bir ortaklığa dönüşürken arkadaşlık; büyümek, uzaklaşmak ve geride bıraktıklarımızla hesaplaşmak üzerine daha kırılgan bir hikâyeye evriliyor. Look Back belki seçkinin en gösterişli filmi değil; ancak sanat üretmenin, başka biri tarafından gerçekten görülmenin ve biriyle birlikte büyümenin ne anlama geldiğine bakışıyla en kişisel filmlerinden biri olmaya aday.
