3 Ocak’a kadar gösterimde olacak serginin en ilgi çekici taraflarından biri, Kahlo’yu yalnızca trajik yaşam öyküsü üzerinden okumayı reddetmesi.Sanatçının geçirdiği ağır trafik kazası, hayatı boyunca devam eden fiziksel acıları ve Diego Rivera ile çalkantılı ilişkisi, Frida Kahlo anlatısının vazgeçilmez parçaları haline geldi. Ancak bu biyografik ayrıntılar kimi zaman resimlerinin önüne geçiyor. Tate Modern ise izleyiciyi Kahlo’nun oluşturduğu görsel dilin ve kendi imgesini inşa etme biçiminin üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.

Frida Kahlo’nun otoportreleri burada merkezi bir önem taşıyor. Kahlo için otoportre yalnızca kişinin kendi yüzünü resmetmesi değildir; kimliğin kurulabileceği bir alandır. Kıyafetler, saç biçimleri, bitkiler, hayvanlar ve Meksika kültürüne ait semboller, resimlerde dekoratif ayrıntılar olmanın çok ötesine geçiyor. Kahlo kendi bedenini ve yüzünü tekrar tekrar resmederken aynı zamanda kendisine ilişkin anlatıyı da kontrol ediyor. İzleyiciye kırılganlığını gösteriyor, fakat bu kırılganlığı edilgenlikle eşitlenmiyor. Kahlo, acıyı görünür kılsa da yalnızca acı çeken bir kadın olarak görülmeyi reddeder. Belki de bugün hala bu kadar güçlü görünmesinin nedeni budur. Kahlo, sosyal medya çağından çok önce kendi görüntüsünün dolaşıma girebileceğini ve kimliğin görsel olarak kurulabileceğini sezmiş gibi.


Serginin başlığındaki “The Making of an Icon”, serginin asıl sorusunu da açık ediyor. Tate Modern yalnızca Kahlo’nun ne ürettiğine değil, ölümünden sonra onun hakkında nelerin üretildiğine de bakıyor. Kahlo, 1954 yılında öldüğünde bugün sahip olduğu küresel şöhrete henüz ulaşmamıştı. Sonraki on yıllarda feminist hareketler, Chicano kültürü, queer topluluklar, sanat tarihçileri, moda dünyası ve popüler kültür onun imgesini farklı biçimlerde yeniden keşfetti. Kahlo zamanla sanat tarihindeki bir figür olmanın ötesine geçerek direnişin, bireyselliğin, kadın kimliğinin ve kişinin kendi bedenini sahiplenmesinin sembollerinden birine dönüştü. Ancak tam da burada bir paradoks ortaya çıkıyor. Bir insan ikona dönüştükçe sadeleşiyor. Karmaşık, çelişkili ve politik bir kişilik; birkaç kolay tanınabilir sembole indirgenebiliyor. Çiçekler. Kaşlar. Renkli elbiseler. Birkaç etkileyici söz. Ve elbette sayısız ürün üzerinde yeniden üretilen Frida yüzü. Bu nedenle sergi, Kahlo’ya duyulan hayranlığı kutlarken aynı zamanda izleyiciyi bu hayranlığın nasıl üretildiğini sorgulamaya çağırıyor. Bugün sevdiğimiz Frida Kahlo ne kadar Kahlo’nun kendisi, ne kadarı onun ölümünden sonra yaratılmış kültürel bir karakter?


“Frida: The Making of an Icon”dan çıkarken insanın aklında kalan şey yalnızca Kahlo’nun resimleri değil, ikon yaratma biçimimiz oluyor.
Kültür, sevdiği sanatçıları anlaşılır hikaelere dönüştürmeyi seviyor. Van Gogh deliliğin ve yalnızlığın, Marilyn Monroe kırılgan şöhretin, Frida Kahlo ise acıya rağmen direnmenin sembolüne dönüşüyor. Bu hikayeler güçlü oldukları kadar tehlikeli de olabiliyor; çünkü sembol büyüdükçe arkasındaki insan görünmezleşebiliyor. Bu serginin en güçlü tarafı ikonun nasıl yaratıldığını gözümüzün önünde parçalarına ayırması. Böylece serginin sonunda başka bir Frida beliriyor: Yalnızca çiçekli taçları ve otoportreleriyle tanıdığımız popüler kültür figürü değil; kendi görüntüsünün gücünü anlayan, bedenini bir anlatım alanına dönüştüren ve ölümünden onlarca yıl sonra bile kimlik üzerine tartışmalar yaratmaya devam eden son derece bilinçli bir sanatçı.