Bir markanın gerçekten büyüdüğünü nasıl anlarsınız? Satışlarından mı? Sephora’ya girmesinden mi? Kurucusunun Instagram takipçi sayısından mı? Yoksa bir sabah Paris’te kahvenizi içerken, birkaç hafta sonra Kopenhag’da moda haftasını takip ederken, yazın Amalfi kıyılarında gezinirken ve baharda Coachella içeriklerine bakarken aynı markayla tekrar tekrar karşılaşmanızdan mı? Rhode söz konusu olduğunda cevap muhtemelen hepsi. Çünkü Hailey Bieber’ın 2022’de birkaç cilt bakım ürünüyle başlattığı marka, dört yıl içinde güzellik sektörünün sınırlarından taşarak çok daha ilginç bir şeye dönüştü: kültürel bir navigasyon sistemi. Rhode artık yalnızca ne süreceğimizi değil, nerede olmak isteyeceğimizi de biliyor. Ve daha önemlisi, bizden önce biliyor.


Rhode’un Avrupa Sephora’larına girişini kutlamak için Paris Moda Haftası sırasında Saint-Germain-des-Prés’deki klasik Paris kafelerinden Le Bonaparte’ın birkaç günlüğüne Café Rhode’a dönüşmesi, markanın son yıllardaki stratejisini özetleyen kusursuz bir hareketti. Normal şartlarda büyük bir Avrupa açılımından söz ediyor olsaydık; dev kampanyalar, mağaza vitrinleri, ünlü yüzler ve ürün görselleri beklerdik. Rhode bunun yerine insanları kahve içmeye çağırdı. Masalar, kartpostallar, menüler, küçük marka detayları ve ziyaretçileri Paris’teki Sephora mağazalarına taşıyan metro kartları… Ortada elbette satılacak ürünler vardı. Ama asıl mesele ürün değildi. Ve hiç bir zaman öyle olmadı. Mesele Rhode’un içine girebilmekti. Çünkü Rhode giderek daha az güzellik markası, daha çok fiziksel olarak ziyaret edilebilen bir internet estetiği gibi davranıyor. Bunu görmek için de markanın son yıllarda seçtiği duraklara bakmak yeterli: Mallorca, Amalfi, Kopenhag, Coachella, Paris. Tesadüfen yan yana gelmiş şehir ve etkinliklerden çok, Gen Z’nin kolektif kaydedilenler klasörüne benziyor. Biraz İskandinav minimalizmi. Biraz Akdeniz yazı. Biraz festival kaosu. Biraz Paris Moda Haftası. Ve hepsinin ortasında küçük gri bir lip treatment.



Burada Rhode’un çok iyi anladığı bir şey var: Günümüzde trend belirlemek yalnızca yeni bir şey yaratmak anlamına gelmiyor. Doğru yere, herkesten daha önce varmak sıl mesele.
Kopenhag’ın son yıllarda moda dünyasının en güçlü “cool girl” merkezlerinden birine dönüşmesini düşünün. Ya da Amalfi ve Mallorca’nın sosyal medyada sonsuz bir Avrupa yazının dekoru haline gelmesini. Coachella’nın festivalden çok küresel bir içerik üretim stüdyosu gibi çalışmasını. Rhode bu kültürel hareketleri uzaktan izlemiyor. İçlerine yerleşiyor. Üstelik bunu geleneksel sponsorluk mantığıyla da yapmıyor. Bir etkinliğin köşesine logosunu koymak yerine kendi küçük Rhode evrenini inşa ediyor. Bir gün beach club. Bir gün kafe. Bir gün festival alanı. Bir gün yaz istasyonu. Bu yüzden Rhode’un pop-up’ları aslında mağaza sayılmaz. Daha çok markanın üç boyutlu moodboard’ları gibiler. İnsanlar yalnızca ürün almaya değil, o moodboard’un içine girmeye geliyor. Sonra telefonlarını çıkarıyorlar. Ve gerisini algoritma hallediyor.
Elbette bütün bunların merkezinde Hailey Bieber var. Hailey’nin son birkaç yıldaki kültürel gücü yalnızca iyi giyinmesi ya da milyonlarca takipçisinin olmasıyla açıklanamaz. İnternette küçük estetik fikirleri isimlendirilebilir, paylaşılabilir ve sonunda satın alınabilir şeylere dönüştürme konusunda neredeyse kusursuz bir sezgisi var. Parlak cilt. Toplu saç. Büyük deri ceketler. Minik güneş gözlükleri. Çilek tonları. Kahve renkleri. Yiyeceklerden ilham alan makyaj dönemleri. Erewhon smoothie’leri. Tek başına bakıldığında bunların hiçbiri devrimsel değil. Zaten mesele de bu. Hailey Bieber’ın trendsetter gücü sıfırdan estetik icat etmekten çok, zaten havada dolaşan bir hissi herkesten önce yakalayıp ona isim vermesinde yatıyor. Rhode da tam olarak bu yeteneğin kurumsallaşmış hali. Bir anlamda Hailey kendi trendsetter refleksini markalaştırdı. Bu yüzden Rhode ile Hailey’nin kişisel estetiği arasındaki sınır neredeyse görünmez. Bir Rhode kampanyasıyla Hailey Bieber’ın Instagram fotoğraf dökümü aynı evrende yaşayabiliyor. Marka size açıkça “Hailey gibi görün” demiyor. Buna ihtiyacı yok. Çünkü nasıl görünmeniz gerektiğini zaten göstermiş durumda.


Her Rhode aktivasyonunun arkasında sanki aynı soru var: Bunun fotoğrafını çekmek ister miydin? Cevap çoğunlukla evet. Ve bu basit soru, markanın tüketicisiyle kurduğu ilişkiyi tamamen değiştiriyor. Çünkü Rhode pop-up’ına giden kişi yalnızca müşteri değil. Aynı zamanda markanın dağıtım ağı.Fotoğraf çekiyor. Hikaye paylaşıyor. TikTok hazırlıyor. Arkadaşına gönderiyor. Pinterest panosuna kaydediyor. Rhode reklam üretmek yerine reklamı yapılmak istenen ortamlar üretiyor. Belki de markanın pazarlama stratejisinin en akıllıca tarafı bu. Café Rhode’un Paris Moda Haftası sırasında açılması bu yüzden özellikle anlamlı. Çünkü moda haftaları uzun zamandır yalnızca podyumlarda gördüğümüz kıyafetlerle ilgili değil. Kimin nerede yemek yediği, hangi otelde kaldığı, hangi partide görüldüğü, hangi kafede oturduğu ve hangi pop-up’ın önünde sıra olduğu da moda haftasının kültürel ekonomisinin parçası. Eskiden güzellik markaları bu dünyanın sponsorlarıydı. Şimdi Rhode doğrudan oyuncularından biri olmak istiyor. Hatta bazı açılardan moda markalarından daha avantajlı. Bir koleksiyon hazırlamak zorunda değil. Sezon takvimine bağlı değil. Altı ay sonrasının trendini tahmin etmek yerine birkaç hafta içinde yeni bir estetik kodun içine girebilir. Bugün çilek. Yarın espresso. Sonra limon. Ardından Paris kafesi. Rhode’un gerçek uzmanlığı ürün geliştirmek kadar kültürel hızı yakalamak olabilir.

Tabii burada küçük bir problem var. “Cool” olmanın tarihsel olarak en önemli özelliklerinden biri herkes tarafından erişilebilir olmamasıydı. Bir şeyi keşfetmenin verdiği haz, diğer insanların henüz onu keşfetmemiş olmasından gelirdi. Rhode ise artık tam tersine doğru ilerliyor. Avrupa Sephora’larına giriyor. Yüzlerce mağazada satılıyor. Pop-up’ları dünyanın en görünür kültürel etkinliklerinde beliriyor. Sosyal medyada markayla karşılaşmamak giderek zorlaşıyor. Yani Rhode’un önündeki asıl soru artık “Ne kadar büyüyebilir?” değil. Her yerde olup hala cool kalabilir mi? Bu, internet çağında büyüyen her markanın sonunda karşılaşacağı paradoks. Çünkü arzu çoğu zaman mesafeden doğar. Rhode ise mesafeyi ortadan kaldırıyor. Ama şimdilik bunu oldukça zekice yapıyor: ürün sayısını sonsuza kadar çoğaltmak yerine markanın yaşayabileceği dünyaları çoğaltıyor. Yeni bir ürün kadar yeni bir lokasyon yaratıyor. Yeni bir renk kadar yeni bir an yaratıyor. Yeni bir kampanya kadar yeni bir gidilecek yer yaratıyor. Böylece yaygınlaşırken aynı zamanda keşfediliyormuş hissini koruyor.


Rhode’un yükselişini yalnızca güzellik sektörünün içinden okumaya çalışmak baştan yanlış. Çünkü Rhode’un asıl rakipleri artık yalnızca diğer cilt bakım ya da makyaj markaları değil. O Instagram’da kaydettiğimiz o belirsiz “hayatım böyle görünse keşke” klasörüyle ilgileniyor. Ve tüm bu distopyayı merkezine alıyor. Ve trend kavramını yeniden tanımlıyor. Bugün trend belirlemek yalnızca gelecek sezon hangi rengin moda olacağını söylemek değil. İnsanların hangi kafede oturmak isteyeceğini, hangi şehre uçacağını, tatilde nasıl fotoğraf çekeceğini, telefonunun arkasına ne takacağını ve bütün bunları hangi estetik kodlarla paylaşacağını sezebilmek. Hailey Bieber’ın yaptığı tam olarak bu. Önce kendi hayatını bir moodboard’a çevirdi. Sonra o moodboard’u milyonlarca insan takip etmeye başladı. Sonra moodboard’un içine ürünler yerleştirdi. Şimdi ise o moodboard fiziksel dünyaya taşıyor.

Coachella’da çöle ya da Sephora’da bir rafa. Hailey Bieber’ın en başarılı ürünü hiçbir zaman bir lip treatment olmadı. Asıl ürünü, yıllardır internet üzerinde kusursuz biçimde paketlediği o ulaşılması zor ama anında tanınan trendsetter ruhu. Rhode ise bu ruhun size ne kadar tanıdık olduğunu göstermenizin en somut yolu.