Ailenin içine sızan yabancıyla birlikte uzun süredir yüzeyin altında tutulan arzular, kıskançlıklar ve eski yaralar görünür hale geliyor. Pop şarkıları çalmaya, güneş parlamaya, kıyafetler kusursuz görünmeye devam ediyor. Yalnızca onları taşıyan bedenler artık aynı değil. Rosebush Pruning’in çekiciliği biraz burada. Aïnouz bir aile melodramını estetik bir sabotaj gibi kuruyor. Marco Bellocchio’nun 1965 tarihli Fists in the Pocket’ındaki burjuva öfkesini bugüne taşırken onu birebir yeniden üretmek yerine moda, mimari, pop kültür ve çağdaş sanatın parlak yüzeylerinden geçiriyor. Bellocchio’nun klostrofobik İtalyan ailesinin yerini, dış dünyaya ihtiyaç duymayacak kadar ayrıcalıklı Amerikalılar alıyor. Değişmeyen şey ise evin içindeki hastalık: aile hala sevginin olduğu kadar iktidarın da ilk laboratuvarı.

Merkezde kör ve despot bir baba var. Göremiyor ama hükmediyor. Belki filmin patriyarka üzerine söylediği en keskin şey de bu kadar basit. Babanın iktidarını sürdürebilmesi için görmesine gerek yok; çünkü otoritesi çoktan çocuklarının bedenlerine, arzularına ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere yerleşmiş durumda. Baba giderek bir karakter olmaktan çıkıp evin mimarisine dönüşüyor. Bu nedenle Rosebush Pruning’de miras meselesi paradan çok daha fazlasını ifade ediyor. Kardeşlere kalan servetle birlikte babanın dili, korkuları, iktidar biçimleri ve şiddeti de devrediliyor. Para kuşaktan kuşağa geçerken travma da aynı yolu izliyor. Aïnouz’nun süper zenginlerle ilgilenmesinin nedeni de yalnızca onların sahip oldukları değil; sahip oldukları sayesinde ihtiyaç duymadıkları şeyler. Dünya bunların başında geliyor. Villanın dışına çıkmak gerekmiyor. Başkalarıyla karşılaşmak gerekmiyor. Gerçek hayatın sürtünmesine maruz kalmak gerekmiyor.
Geriye yalnızca aile kalıyor. Ve birbirine fazla uzun süre maruz kalan insanlar. Aïnouz bütün bu çürümeyi karanlığa saklamak yerine güneşin altına çıkarıyor. Hélène Louvart’ın kamerasında Katalonya ışığı tenlere, suya, kumaşlara ve parlak yüzeylere vuruyor. Rodrigo Martirena’nın maksimalist mekanları ise karakterlerin ruh hallerinin mimari karşılıklarına dönüşüyor: pahalı, tuhaf, çekici ve hafifçe yanlış. Gardırop da aynı oyunun parçası. Miu Miu’dan Loewe’ye, Saint Laurent’dan vintage parçalara uzanan kıyafetler yalnızca karakterleri “şık” göstermek için orada değil. Her biri kimlik inşasının parçası; belki de karakterlerin kim olduklarından çok kimmiş gibi görünmek istediklerini anlatıyor. Moda bir ifade biçimi olduğu kadar kamuflaj. Bu yüzden Rosebush Pruning’in dünyasında güzellik ile çürüme birbirinin karşıtı değil. Birlikte yaşıyorlar.

Efthimis Filippou’nun senaryosu bu güzelliğin içine tanıdık bir tekinsizlik yerleştiriyor. Dogtooth ve The Lobster’dan bildiğimiz o birkaç derece kaymış gerçeklik hissi burada da dolaşıyor: İnsanlar konuşuyor ama birbirlerine tam olarak ulaşamıyor; arzular son derece açıkken duygular anlaşılmaz kalıyor. Kardeşler birbirlerini seviyor, küçümsüyor, arzuluyor ve yok etmek istiyor. Bazen aynı anda.
Filippou’nun soğuk absürtlüğü Aïnouz’nun çok daha tensel sinemasıyla buluştuğunda ortaya tuhaf bir gerilim çıkıyor. Film hem mesafeli hem hazcı; hem grotesk hem baştan çıkarıcı. Karakterlerine bakmak istemediğimiz anlarda bile onlardan gözümüzü alamıyoruz. Belki de Aïnouz’nun Bellocchio’dan aldığı en değerli şey bu. Fists in the Pocket’ın karakterleri gibi buradaki insanlar da yalnızca nefret edilecek burjuva karikatürleri değiller. Korkunç olabiliyorlar, ama canlılar. Narsistikler, kırılganlar, komikler ve zaman zaman şaşırtıcı biçimde tanıdıklar. Çünkü aile üzerine yapılabilecek en rahatsız edici filmler, canavarların başka evlerde yaşadığını söyleyenler değildir. Onların bize benzediğini söyleyenlerdir. Filmin adı da bütün bu parlaklığın ortasında giderek daha karanlık bir metafora dönüşüyor. Bir gül fidanını budarken ölü ya da hastalıklı dalları kesersiniz. Şiddet içeren ama yaşamı sürdürmek için yapılan bir harekettir bu. Rosebush Pruning aynı mantığı aileye uyguluyor: Çürümüş bağları kesip geride sağlıklı bir şey bırakmak mümkün mü? Aïnouz bu soruya cevap vermekle pek ilgilenmiyor. Onun yerine güneşin altında son derece güzel görünen bahçeyi biraz daha yakından gösteriyor. Çünkü bazen çürüme karanlıkta saklanmaz. Gayet iyi giyinir.


Filmin oyuncu kadrosu da bu iyi giyimli çürümenin farklı yüzlerini taşıyor. Callum Turner’ın Ed’i, ailenin bastırılmış geçmişini kurcaladıkça cool kayıtsızlığının altında giderek daha tekinsiz bir enerji biriktirirken; Riley Keough, Jamie Bell ve Lukas Gage aynı aile portresinin farklı tonlarını — arzu, rekabet, kırılganlık ve narsisizm arasında — tamamlıyor. Elle Fanning’in Martha’sı ise dışarıdan gelen bakış olarak bu kapalı devrenin kusursuz kompozisyonunu bozuyor; varlığı, aile içindeki dengeleri değiştiren yabancı bir renk gibi çalışıyor. Tracy Letts’in kör ve despot babası bütün bu şıklığın üzerinde eski dünyanın hayaleti gibi gezinirken, Pamela Anderson’ın varlığı filme başka bir pop-kültürel katman ekliyor. Anderson’ın son yıllarda yeniden şekillenen ekran personası düşünüldüğünde, onun Rosebush Pruning’in güzellik, imaj, yaşlanma ve performansla ilgilenen dünyasında belirmesi neredeyse filmin moda ve sanatla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısı gibi. Aïnouz’nun ensemble’ı böylece klasik bir aile portresinden çok, aynı çerçeveye yerleştirilmiş birbirinden farklı yüzeyler ve enerjiler koleksiyonuna dönüşüyor.
Belki de Rosebush Pruning’in en çekici tarafı, bütün bu çürümeyi saklamak için en güzel şeyleri seçmesi. Güneş, müzik, bedenler, kıyafetler, sanat ve kusursuz bir ev… Aïnouz önce bizi bu dünyanın içine bakmaya davet ediyor, sonra biraz fazla uzun süre bakmamızı sağlıyor. Ve bir noktadan sonra güzel olanla tekinsiz olan arasındaki sınır kayboluyor. Filmin adı da tam burada başka türlü duyulmaya başlıyor. Bir gülü budarken hangi dalın ölü olduğuna karar vermek kolaydır. Bir ailede ise değil. Rosebush Pruning o kararı bizim yerimize vermiyor. Bunun yerine kapıyı aralıyor: İçeride müzik hala çalıyor, herkes kusursuz giyinmiş ve Katalonya güneşi havuzun üzerinde parlıyor. Geriye yalnızca içeri girip bu güzel ailenin ne kadar çirkinleşebileceğini görmek kalıyor.