Var Olana Yeniden Bakmak w/ Tuba Ünsal

Fashion19 Ağustos 2026
Var Olana Yeniden Bakmak w/ Tuba Ünsal

Tuba Selects’in ilk koleksiyonu Silk Edition, modanın alışıldık “yeni” fikrini tersine çeviriyor. Başka hikayelerden kalan ipekler, Fransız dantelleri ve el işçiliği; yalnızca 35 parçadan oluşan, tekrar üretilmeyecek bir koleksiyonda yeni bir hayata kavuşuyor. Tuba Ünsal için bu yaklaşım yalnızca bir tasarım tercihi değil; kişisel stil, tüketim, sürdürülebilirlik ve lüks üzerine yıllar içinde değişen bakışının da bir yansıması. Bir giysiyi gerçekten değerli kılan şeyi, kısıtların yaratıcılıkla ilişkisini ve Tuba Selects’in neden “daha fazlasını üretmek” yerine “var olana yeniden değer kazandırmak” fikrini koleksiyonun yaratıcısı Tuba Ünsal’la keşfediyoruz.

Moda senin için yıllar içinde nasıl bir anlam kazandı? Bugün Tuba için bir parçayı “güzel” ya da “değerli” kılan unsur nedir?
Moda benim için hiçbir zaman sadece giyinmek olmadı. Kendimi ifade etme biçimlerimden biri oldu. Ama yıllar içinde “güzel” tanımım çok değişti. Eskiden yeni olan, heyecan veren şeyler daha çekiciydi; bugün ise bir parçanın karakteriyle ilgileniyorum. Nasıl yaşlanacağıyla, on yıl sonra hâlâ onu giymek isteyip istemeyeceğimle… Dolabımda yıllardır sakladığım, belki yüzlerce kez giydiğim parçalar var ve bugün benim için en değerlileri onlar. Çünkü artık sadece kıyafet değiller, hayatımın hafızasının bir parçasılar. Bir şeyi değerli yapanın etiketi ya da fiyatı olduğuna inanmıyorum. Malzemesi, işçiliği, hikâyesi ve sende yarattığı his… Benim için güzellik biraz da burada başlıyor.

Tuba Selects’ın arkasındaki kişisel moda anlayışını nasıl tarif edersin? Trendler, zamansızlık, kişisel stil ve tüketim arasında kendini nerede konumlandırıyorsun?
Trendleri seviyorum, modayı takip etmeyi de seviyorum. Ama trendlere teslim olmayı sevmiyorum. Çünkü stilin biraz da neyi almayacağını bilmek olduğuna inanıyorum.

Yıllar içinde kendi gardırobumda da bunu fark ettim. En çok giydiğim şeyler sezonun “it piece”leri değil; yıllardır benimle yaşayan, farklı dönemlerimde başka başka şekillerde kullandığım parçalar. Tuba Selects biraz bunun uzantısı. Livia Firth’ün Green Carpet oluşumunda altını çizdiği gibi, mesele sadece “sürdürülebilir” demek değil; o kelimeyi gerçekten bir etik sorumluluğa dönüştürmek. Aksi halde fast fashion’ın günah çıkarma alanına dönüşüyor.

Ben de bu yüzden “her sezon yeni” fikrinden çok, zaten var olanı daha dürüst bir yerden yeniden düşünmek istiyorum. Tuba Selects’te “Selects” kelimesi de buradan geliyor: her şeyi üretmek değil, gerçekten seçmeye değer olanı bulmak.

“Dünyanın yeni bir elbiseye ihtiyacı yok. Var olanı yeniden sevmeye ihtiyacı var.” Bu manifestonun arkasındaki hikâyeyi anlatır mısı
Bir noktada etrafımdaki eşya miktarına bakmaya başladım. Kendi gardırobumuza, moda endüstrisine, sürekli önümüze gelen “yeni” fikrine… Ve aslında ihtiyacımızdan çok daha fazlasının zaten üretildiğini fark ettim. Sonra şu soru geldi: Bu kadar iyi kumaş, bu kadar güçlü zanaat ve bu kadar çok giysi zaten dünyada varken neden her şey sürekli sıfırdan başlıyor? Silk Edition tam olarak bu sorudan çıktı.

Var olan ipekleri toplamaya başladık. Bazıları daha önce başka bir elbiseydi, bazıları hiç kullanılmamış eski stoklardı. Onlara baktığımızda “eski” ya da “artık” görmedik; başka bir ihtimal gördük. “Dünyanın yeni bir elbiseye ihtiyacı yok” cümlesi biraz bilinçli bir çelişki. Çünkü elbette biz de elbise yapıyoruz. Ama asıl mesele şu: Yeni bir şey üretmeden de yeni bir anlam, yeni bir arzu yaratabilir miyiz?

Sürdürülebilirlik moda sektöründe çok kullanılan, zaman zaman da içi boşaltılan bir kavrama dönüştü. Senin için sürdürülebilir moda ne anlama geliyor ve Tuba Selects’te bunu nasıl somutlaştırıyorsun?
Sürdürülebilirlik kelimesini çok dikkatli kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün neredeyse her şeyin üzerine yazılabiliyor ve bu da kavramı biraz bulanıklaştırıyor.

Benim için mesele daha felsefi ama aynı zamanda çok pratik: Daha az üretmek mümkün mü? Zaten var olanı yeniden kullanabilir miyiz? Bir şeyi atmak yerine dönüştürebilir miyiz? Ve en önemlisi, aldığımız şeyi gerçekten uzun süre hayatımızda tutabilir miyiz? Livia Firth’ün Green Carpet yaklaşımında da olduğu gibi, mesele “iyi niyetli koleksiyonlar” üretmek değil; sistemin kendisini sorgulamak.

Silk Edition’da bunu çok somut bir şekilde yaptık: Yeni kumaş üretmek yerine var olan ipekleri kullandık. Elimizde ne kadar kumaş varsa o kadar tasarım yaptık. Kumaş bittiğinde koleksiyon da bitti. Mükemmel bir sistem kurduğumuzu iddia etmiyorum. Ama küçük, dürüst ve gerçek bir başlangıcın daha anlamlı olduğuna inanıyorum.

Silk Edition’da tasarımla kumaş arasındaki alışılmış ilişki tersine dönüyor; önce var olan kumaşı kabul ediyor, ardından tasarımı onun miktarına, dokusuna ve karakterine göre şekillendiriyorsunuz. Bu kısıtlama yaratıcılığı sınırladı mı, yoksa tam tersine özgürleştirdi mi?
Tam tersine, bence koleksiyonun en yaratıcı tarafı bu oldu. Normalde tasarım bir fikirle başlar ve kumaş ona hizmet eder. Bizde ise kumaş konuşmaya başladı. Elimizde üç metre ipek varsa, o üç metrenin ne olmak istediğini dinlemek zorundaydık.

Bazen kumaş tasarımı değiştirdi, bazen bir dantel parçası bütün fikri yönlendirdi. Bazen de en baştaki tasarımdan vazgeçtik çünkü malzeme başka bir şey söylüyordu. Ben zaten sınırsız seçeneklerin her zaman daha yaratıcı olduğu fikrine inanmıyorum. Bazen gerçek yaratıcılık, doğru kısıtlamalarla başlıyor.

“Bence gerçek lüks biraz burada başlıyor: Her şeyi çoğaltabilme gücüne rağmen, çoğaltmamayı seçebilmek.”
– Tuba Ünsal

Başka hikâyelerden kalan ipeklerin, Fransız dantellerinin ve el işçiliğinin yeni bir tasarımda buluşması koleksiyona bir tür hafıza kazandırıyor. Bir giysinin geçmişinin olması ona nasıl bir değer katıyor?
Ben yaşanmış şeyleri seviyorum. Fazla kusursuzluk bana bazen mesafeli geliyor. Bir kumaşın üzerinde zamanın bıraktığı çok küçük bir iz bile benim için bir kusur değil; bir hatırlatma. O parçanın bir yerden geldiğini, bir hayatın içinden geçtiğini söylüyor.

İpek zaten çok “yaşayan” bir malzeme. Bedene göre şekilleniyor, ışıkla değişiyor, hareket ettikçe dönüşüyor. Buna bir de geçmişin hafızası eklendiğinde ortaya seri üretimin veremeyeceği bir karakter çıkıyor. Belki de bu yüzden bu koleksiyondaki parçaları “yeni” olarak değil, ikinci bir hayatın başlangıcı olarak görüyorum.

Koleksiyonda Aube, Rosée, Fleur, Soleil ve Lune gibi doğa ve ışığın farklı anlarından ilham alan isimler görüyoruz. Bu isimlerin ve temsil ettikleri atmosferlerin tasarımlarla ilişkisinden bahseder misin?
İsimleri seçerken renklerden çok, parçaların bende yarattığı duygudan yola çıktım.

Aube şafak; dünyanın henüz tam uyanmadığı o sessiz an.

Rosée sabah çiyi; çok kısa ömürlü bir zarafet.

Fleur çiçek; daha romantik ve canlı bir enerji.

Soleil güneş; sıcaklık ve açıklık.

Lune ise gece ve ay; daha içe dönük, daha sezgisel bir alan.

Aslında koleksiyon bir günün döngüsü gibi. Işığın değişimiyle birlikte duygular da değişiyor. İpek de bu geçişleri çok iyi taşıyan bir kumaş olduğu için isimler neredeyse kendiliğinden yerini buldu.

Silk Edition yalnızca 35 parçadan oluşuyor ve tükenen bir tasarımın birebir aynısı yeniden üretilmiyor. Moda dünyasının “beğenildiyse daha fazlasını üret” refleksinin karşısında durmak ticari açıdan cesur bir karar. Bu sınırlılığı bir dezavantajdan ziyade koleksiyonun değerinin parçası olarak mı görüyorsun?
Kesinlikle. Hatta bu sınırlılık koleksiyonun en güçlü tarafı. Bugünün moda refleksi genelde “tutarsa çoğalt” üzerine kurulu. Ama bu, başta kurduğun fikri zamanla zayıflatabiliyor. Bizde kumaş bittiğinde hikâye de bitiyor.

Aynı tasarım başka bir kumaşla yeniden yorumlanabilir ama birebir tekrar etmek gibi bir hedefimiz yok. 35 parça bir strateji değil, bir sonuç. Elimizdeki malzemenin doğal sınırı. Ve biz o sınırı bozmak istemedik. Bence gerçek lüks de burada başlıyor: Her şeyi çoğaltabilme gücüne rağmen, çoğaltmamayı seçebilmek.

“Lüks, daha fazlasına sahip olmak değil; daha az, daha özel ve daha anlamlı olanı seçmek” diyorsun. Sence günümüzde lüks kavramı gerçekten değişiyor mu? Bir parçanın fiyatından veya etiketinden bağımsız olarak onu “lüks” yapan şey sence nedir?
Bence lüks çok değişti. Hatta kişisel olarak benim için tamamen yeniden tanımlandı. Bir dönem lüks, ulaşılması zor olana sahip olmaktı. Bugün ise zaman, emek, zanaat ve bir şeyin arkasındaki insanı bilmek çok daha değerli.

Bir elbiseyi giydiğinde kumaşın teninde nasıl hissettirdiği, bir detayın elde yapılmış olması, dünyada ondan sınırsız sayıda olmaması… Bunlar benim için gerçek lüks.

Ve belki de en önemlisi seçim yapabilmek. Her şeye sahip olmak değil, gerçekten sana ait olanı ayırt edebilmek.


“Geleceğin yaratıcılığı sadece yeni şeyler icat etmekten değil, var olanı daha bilinçli ve daha şiirsel bir şekilde yeniden görebilmekten geçiyor.”
-Tuba Ünsal

Silk Edition, Tuba Selects’in ilk koleksiyonu ve aslında markanın bundan sonra nasıl düşüneceğine dair de güçlü bir işaret veriyor. Bu 35 parçanın ardından Tuba Selects’in geleceğinde nasıl bir dünya hayal ediyorsun; “var olanı yeniden değerli kılmak” bundan sonraki koleksiyonların da temel prensibi olacak mı?
Evet, çünkü Tuba Selects’i sürekli “yeni koleksiyon çıkaran” bir marka olarak düşünmüyorum. Benim için asıl mesele üretmekten çok bakış açısı: seçmek, yeniden anlamlandırmak ve var olana başka bir gözle bakmak.

Bir sonraki koleksiyon ipek olmak zorunda değil. Belki yıllardır depolarda bekleyen bir keten, belki unutulmuş bir el işçiliği, belki de başka bir zanaat… Ama temel yaklaşım değişmeyecek: önce dünyada zaten ne var, ona bakmak. Çünkü bence geleceğin yaratıcılığı, sadece yeni şeyler icat etmekten değil, var olanı daha bilinçli ve daha şiirsel bir şekilde yeniden görebilmekten geçiyor. Tuba Selects’in büyümesini istiyorum ama “daha çok ürün” anlamında değil. Daha çok fikir, daha çok hikâye ve daha iyi seçimler anlamında.

Ve belki de en basit haliyle: Daha fazlasını üretmek değil, var olana yeniden değer kazandırmak.

Author: Derin Değirmenci

RELATED POSTS