1929’da Matsumoto’da doğan Kusama, 1950’lerin sonunda New York’a taşındığında sanat dünyası pek de kucaklayıcı bir yer değildi. Özellikle genç, Japon bir kadın sanatçı için. Ama Kusama görünmez olmayı reddetti. 1960’ların New York avangardı içinde resimler, heykeller ve kamusal performanslar üretmeye başladı. Bedenleri puantiyelerle kapladı. Sokakları sahneye çevirdi. Vietnam Savaşı karşıtı performanslar düzenledi. Cinselliği, tekrar fikrini ve bedeni kullanarak dönemin steril sanat dünyasına kendi kaosunu taşıdı. Bugün Kusama’nın estetik imzası olarak gördüğümüz tekrar fikri de aslında oldukça karanlık bir yerden geliyor. Bir nokta. Sonra bir tane daha. Sonra yüzlerce. Binlerce. Bir noktadan sonra desen olmaktan çıkıp her şeyi yutmaya başlıyorlar. Kusama buna “self-obliteration” diyordu: benliğin silinmesi. Instagram için biraz ironik.

Kusama’nın Amsterdam’a dönüşü ayrıca kişisel bir sanat tarihi déjà vu’su taşıyor. Çünkü Amsterdam, onun Avrupa’daki erken dönem hikayesinin önemli şehirlerinden biri. 1960’ların sonunda Avrupa avangardıyla yakın temas halinde olan Kusama’nın performansları, çıplak bedenler ve polka dot’larla kurduğu müdahaleler dönemin karşı kültürüyle aynı frekansta hareket ediyordu. Ve Stedelijk bu hikayeye dışarıdan bakan bir müze değil. Müzenin koleksiyonunda bulunan 1963 tarihli Aggregation: One Thousand Boats Show, Kusama’nın ilk çevresel enstalasyonlarından biri. Fallik yumuşak formlarla kaplanmış gerçek bir tekne ve aynı teknenin görüntüsünün yüzlerce kez çoğaltılarak duvarlara ve tavana yayılması… Subtle değildi. Ama zaten mesele de hiçbir zaman subtle olmak değildi. Kusama nesneyi çoğaltarak mekanı işgal ediyor. Bir şey o kadar çok tekrar ediyor ki sonunda kendisini yok ediyor. “Copy. Paste. Copy. Paste. Copy. Paste.” Bugünün dijital görsel kültürünün çalışma biçiminde fazlasıyla tanıdık geliyor.
Kusama’nın Infinity Mirror Room’ları bugün çağdaş sanatın blockbuster formatlarından biri. İçeri giriyorsunuz, kapı kapanıyor ve birkaç saniye içinde mimari ortadan kayboluyor. Işık. Ayna. Siz. Ve yüzlerce siz.


Stedelijk’de sergilenen 2025 tarihli Infinity Mirrored Room – The Hope of the Polka Dots Buried in Infinity Will Eternally Cover the Universe de bu fikrin yeni örneklerinden biri. Fakat burada küçük bir glitch var. Kusama’nın aynaları benliği sonsuz kez çoğaltırken aynı anda onu ortadan kaldırmak için tasarlanmış durumda. Bugünün izleyicisi ise tam tersini yapıyor: telefonunu çıkarıyor, kamerayı kendine çeviriyor ve sonsuzluğun merkezine yeniden kendisini yerleştiriyor. Belki Kusama’nın 2026’da hala bu kadar güncel hissettirmesinin nedeni de tam olarak çelişki. Çünkü yaşadığımız internet, Kusama’nın yıllardır yaptığı şeyi yapıyor: görüntüyü tekrar ediyor, çoğaltıyor, yeniden üretiyor ve sonunda orijinal ile kopya arasındaki sınırı eritiyor. Bir görüntü ne kadar tekrar ederse o kadar güçlü mü olur? Yoksa görünmez mi olur?

Bir de kaçamayacağımız başka bir gerçek var: Yayoi Kusama artık yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda global bir görsel marka. Louis Vuitton iş birliklerinden dev balkabaklarına, müze kuyruklarından milyonlarca sosyal medya paylaşımına kadar Kusama estetiği contemporary culture’ın en kolay tanınan kodlarından biri. Polka dot artık neredeyse logo. Bu durum Kusama’yı ilginç bir yere koyuyor. Avant-garde ile popüler kültür, sanat eseriyle merchandise, müze ile Instagram arasında gidip gelen garip bir ara bölge. Ama Stedelijk retrospektifini ilginç yapan şey de bu Kusama™️ katmanını soyup altında ne olduğunu göstermesi. Ve altında oldukça farklı biri var. New York sanat dünyasının kapısını çalmak yerine kendi kapısını yapan genç bir Japon kadın. Sokakta performans düzenleyen bir provokatör. Bedenleri sanat malzemesine dönüştüren bir outsider. Aynı motifleri obsesif biçimde tekrar tekrar üreten bir sanatçı. Bugün sevimli görünen noktalar bir zamanlar çok daha tuhaftı. Belki de hala öyleler.
Kusama’nın kariyerine bugünden bakınca garip bir zaman kırılması yaşanıyor. Çünkü eserleri sanki internet için tasarlanmış gibi görünüyor. Ama internet Kusama için tasarlanmış olabilir mi? Sonsuz scroll. Tekrar eden görüntüler. Aynı yüzler. Aynı estetikler. Aynı trendler. Bir görüntünün binlerce versiyonu; “Scroll. Repeat. Disappear.”


Stedelijk Museum’daki retrospektif Kusama’yı bu yüzden geçmişe ait bir sanat tarihçisi figürü gibi göstermiyor. Tam tersine, onun yıllardır takıntılı olduğu soruların bizim gündelik hayatımıza yetiştiğini düşündürüyor. Benlik ne kadar çoğalabilir? Bir görüntü kaç kez tekrar edilebilir? Ve bütün dünya noktalarla kaplandığında geriye ne kalır? Kusama’nın cevabı muhtemelen çok basit olurdu: “One more dot.”