Kendimize hiç bu kadar takıntılı olmamıştık. Kendimizi fotoğraflıyor, düzenliyor, kamera için giyiniyor, kişiliğimizi özenle kurguluyor ve tüm bunlara otantiklik diyoruz. Ön kamera ile ekranda bize bakan kişi arasında bir yerde, kim olduğumuzla kim olmak istediğimiz arasındaki sınır silikleşmeye başlıyor. Peki ya narsisizm, yalnızca kendini gereğinden fazla sevmek değilse? Ya mesele, kendini yaratabileceğin bir şeye dönüştüğünü fark etmekse?
angels.sc3’ün arkasındaki küratöryel ikili ve 032c Gallery’nin kurucuları ve eski direktörleri Claire Koron Elat ve Shelly Reich için bu soru, son sergilerinin merkezinde yer alıyor. Daha önce Gerhard Richter, Martin Margiela, Jon Rafman, Fai Khadra ve Aus Taylor gibi isimlerle çalışan ikili, sanat, moda, müzik ve bunların arasında kalan kültürel alanlarda özgürce dolaşan bir üretim pratiği geliştirdi.
Boris Groys’un Self-Design, or Productive Narcissism (Öz-Tasarım veya Üretken Narsisizm) başlıklı makalesinden yola çıkan son projeleri, beklenmedik bir isimler topluluğunu bir araya getiriyor: Playboi Carti’nin birlikte çalıştığı prodüktör F1lthy, yönetmen Kristoffer Borgli, şair ve model Sonny Hall, 550BC’den Pouria Khojastehpay, Noémie Ninot ve Yury Belyavskiy. Paris Moda Haftası kapsamında, 28 Eylül–1 Ekim tarihleri arasında Paris’teki Kramer’de gerçekleşen sergi, imgelerin artık yalnızca gerçekliği yansıtmakla kalmadığı, onu aktif olarak ürettiği bir dünyayı mercek altına alıyor.
Otantikliğin bir performansa dönüşmesinden izleniyor olmanın tuhaf mahremiyetine uzanan bu söyleşide Claire ve Shelly ile kendini yeniden yaratma sanatını, modanın kimlikle kurduğu karmaşık ilişkiyi ve bazen yapabileceğimiz en dürüst şeyin her şeyi kendimizin kurguladığını kabul etmek olduğunu konuştuk.
Duygu Bengi: Boris Groys’un Self-Design, or Productive Narcissism başlıklı makalesi, serginin çıkış noktalarından birini oluşturuyor. Groys, günümüzde bireylerin artık yalnızca kendileri olmakla kalmayıp kendi imgelerinin üreticilerine dönüştüğünü öne sürüyor. Sizi başlangıçta bu fikre çeken neydi? Sergi üzerinde çalışmak, kendi kimliğinizle ve kendinizi sunma biçiminizle ilişkinizi yeniden düşünmenize neden oldu mu?
Shelly Lea Reich: Bizi başlangıçta bu fikre çeken şey, öz-tasarımın artık dışsal bir mesele olmaktan çıkmış olmasıydı. Gündelik hayatın bir parçasına dönüştü. Nasıl göründüğümüz, nasıl fotoğraflandığımız, neleri paylaşıp neleri sakladığımız, hatta belki de hiç tanışmayacağımız insanlar tarafından nasıl algılanmak istediğimiz konusunda sürekli kararlar veriyoruz.
Sergi üzerinde çalışmak, bu sürecin ne kadar doğal hale geldiğini daha iyi fark etmemizi sağladı. Küratörler olarak biz de sanatçılar, sergiler ve kendimiz etrafında sürekli anlatılar ve imgeler inşa ediyoruz. Dolayısıyla burada belli bir çelişki var: Öz-tasarımı sorgularken aynı zamanda onun bir parçası oluyoruz. Bunu mutlaka bir sorun olarak görmüyoruz. Bizim için asıl ilginç soru, kendimizin bir mecra olduğunun bilincine vardığımızda ne olacağı.


Claire Koron Elat: Groys’un yaklaşımında bizi etkileyen şey, kimliğin sahip olduğumuz bir şey olmaktan çıkıp ürettiğimiz bir şeye dönüşmesiydi. Bu, benliği çok daha aktif ama aynı zamanda çok daha istikrarsız kılıyor.
Sergi bizi bunun iyi mi kötü mü olduğuna dair bir sonuca götürmedi. Daha ziyade bu sürecin işleyişine karşı dikkatimizi artırdı. Hepimiz kendimizi sürekli düzenliyoruz; bazen son derece bilinçli, bazen de neredeyse otomatik olarak. Sergi, bu süreci yalnızca eleştirmek yerine ona yakından bakabileceğimiz bir alan hâline geldi.
Duygu: Sergi metni oldukça çarpıcı bir soru ortaya atıyor: “İmge, kişinin kendisinden daha ikna edici hale geldiğinde ne olur?” Sizce kendimiz hakkında yarattığımız imgeler gerçekte kim olduğumuzun önüne geçmeye mi başladı, yoksa kimlik zaten her zaman inşa edilmiş bir temsil biçimi miydi?
Claire: Kimliğin her zaman belli ölçüde inşa edildiğini düşünüyoruz. Kıyafetler, jestler, fotoğraflar, konuşma biçimimiz… Bunların hepsi daima kim olduğumuza dair bir şeyler aktardı. Değişen şey ise bunun hızı ve ölçeği. Artık kişiyle imgesi arasında neredeyse kesintisiz bir geri bildirim döngüsü var.
Bazen imge, benliğin daha istikrarlı versiyonuna bile dönüşebiliyor. Birisi bizi esas olarak fotoğraflar, bir ekran ya da özenle kurgulanmış bir imge üzerinden tanıyor olabilir. Bir noktada hangi versiyonun daha “gerçek” olduğunu sormamız gerekiyor: Kişinin kendisi mi, yoksa temsili mi?
Shelly: İmgenin arkasında keşfedilmeyi bekleyen saf bir insan olduğuna pek inanmıyoruz. Bu belki de fazla romantik bir düşünce. İmge de bizim bir parçamız.
Bizi ilgilendiren şey, temsilin gerçekliği üretmeye başladığı an. Kendimizi belli türden bir insan olarak gösteren bir imge paylaşıyoruz ve ardından o imgeye uygun davranmaya başlıyoruz. Karakteri biz yaratıyoruz ama karakter de bizi yaratmaya başlıyor.
“Artık yalnızca fiziksel dünya için giyinmiyoruz; kamera, arşiv ve sosyal medya akışı için de giyiniyoruz.”
– Claire Koron Elat

Duygu: Günümüzde otantiklik, özellikle moda ve sosyal medya dünyasında, neredeyse bir pazarlama stratejisine dönüşmüş durumda. Her şeyin böylesine bilinçli şekilde kurgulandığı bir dünyada gerçekten otantik olmak hala mümkün mü? Yoksa yapaylığı açıkça sahiplenmek yeni bir dürüstlük biçimi olabilir mi?
Claire: Otantiklik takıntısını oldukça ilginç buluyoruz çünkü otantikliğin kendisi de bir estetiğe dönüştü. “Doğal” fotoğraf, gelişigüzel çekilmiş gibi görünen kare, sözde filtresiz kişilik… Bunların hepsi son derece kurgulanmış olabilir.
Belki de daha dürüst olan, kendimizi bu inşa sürecinin dışında gösteriyormuş gibi yapmamaktır. Yapaylık, bir şeyin mutlaka sahte olduğu anlamına gelmez. Bir performans, hakkımızda son derece gerçek bir şeyi açığa çıkarabilir.
Shelly: Kesinlikle. Otantikliğin, kurgunun yokluğu anlamına geldiğini düşünmüyoruz. Her zaman bir şeyler inşa ediyoruz. Bir imge yaratmamayı seçmek bile başlı başına bir seçim.
Yapaylığı kabul etmenin özgürleştirici bir tarafı olabilir. Bir şeyin otantik olduğunu kanıtlamaya çalışmayı bıraktığımızda, kimlikle çok daha oyunbaz bir ilişki kurabiliriz.
Duygu: İnşa ettiğimiz görsel kimliklerin zamanla davranışlarımızı, arzularımızı ve hatta yaptığımız seçimleri şekillendirmeye başladığını düşünüyor musunuz?
Claire: Kesinlikle. Bu ilişkinin iki yönlü işlediğini düşünüyoruz. Bir şey iletmek istediğimiz için bir imge yaratıyoruz ama o imge bir kez var olduğunda, biz de ona tepki vermeye başlıyoruz.
Kendimizi tekrar tekrar belli bir kişi olarak sunarsak, zamanla benliğimizin o versiyonunu destekleyen seçimler yapmaya başlayabiliriz. İmge neredeyse bir senaryoya dönüşüyor.
Shelly: Bir de başkalarının bakışı var. Kendimizi yalıtılmış bir şekilde inşa etmiyoruz. Bir imgenin nasıl karşılanacağını önceden düşünüyoruz ve bu beklenti, sonrasında ne yapacağımızı etkiliyor.
Dolayısıyla öz-tasarım yalnızca narsisizmle ilgili değil. Aynı zamanda diğer insanlarla, platformlarla, toplumsal beklentilerle ve giderek artan biçimde algoritmalarla yürütülen bir müzakere.

“Öz-tasarım yalnızca narsisizmle ilgili değil. Aynı zamanda diğer insanlarla, platformlarla, toplumsal beklentilerle ve giderek artan biçimde algoritmalarla yürütülen bir müzakere.”
– Shelly Lea Reich
Duygu: Sergi; müzik, sinema, moda ve görsel sanatlar gibi farklı disiplinlerden isimleri bir araya getiriyor. F1lthy, Kristoffer Borgli, Sonny Hall, Pouria Khojastehpay, Noémie Ninot ve Yury Belyavskiy’yi bu kavramsal çerçevede buluşturan ortak nokta neydi? Sanatçı seçimi nasıl şekillendi?
Shelly: Herkesin aynı fikri yalnızca farklı biçimlerde örneklendirdiği tematik bir sergi yapmak istemedik. Aralarındaki bağlantılar çok daha sezgisel. Bu isimlerin her birinin imge üretimi, kimlik, performans ya da görünürlükle kendine özgü bir ilişkisi var ancak hepsi bunlara tamamen farklı konumlardan yaklaşıyor.
Bu farklılık bizim için önemliydi. Örneğin F1lthy, müzik ve çok belirgin bir kültürel imge üzerinden üretim yapıyor; Kristoffer Borgli sinema aracılığıyla algı ve toplumsal arzu meseleleriyle ilgileniyor. Diğer sanatçılar ise bedene, modaya, fotoğrafa veya dijital kültüre farklı biçimlerde yaklaşıyor. Bir araya geldiklerinde bir tür takımyıldızı oluşturuyorlar.
Claire: Evet, kategorilerden çok aralarındaki yakınlıkla ilgilendik. Kimliği bir malzeme olarak gören üretim pratikleri arıyorduk; manipüle edilebilen, performe edilebilen, fotoğraflanabilen, dolaşıma sokulabilen ya da dönüştürülebilen bir şey olarak.
Sergi, bu disiplinleri tek bir dil altında birleştirmeye çalışmıyor. Aksine, aralarındaki farklılıkların görünür kalmasını istedik.
Duygu: Çağdaş müziğin sesini ve görsel kültürünü şekillendiren prodüktörlerden F1lthy’nin ve filmlerinde kimlik, algı ve toplumsal beklentileri araştıran Kristoffer Borgli’nin sergide yer alması özellikle ilgi çekici. Geleneksel sanat dünyasının dışından gelen yaratıcı isimleri bir sergi bağlamında buluşturmak sizin için neden önemli?
Claire: Çünkü çağdaş kültür, kurumların zaman zaman dayattığı sınırlara pek de saygı göstermiyor. Bir fikir bir müzik videosunda, filmde, fotoğrafta, moda görselinde ya da sanat eserinde ortaya çıkabilir. Sergi mekanı neden bunun aksini varsaysın ki?
Shelly: Kesinlikle. “Sanatçı” ve “yaratıcı” arasındaki geleneksel ayrımı sürdürmenin giderek zorlaştığını düşünüyoruz. Günümüzün en etkili imgelerinden bazıları, geleneksel sanat sisteminin dışında üretiliyor.
Bizim için bu sesleri bir araya getirmek, insanların bugün kültürü gerçekte nasıl deneyimlediğini yansıtmanın da bir yolu. Sanatı, modayı, müziği, sinemayı ve sosyal medyayı birbirinden tamamen ayrı dünyalar olarak deneyimlemiyoruz. Sürekli iç içe geçiyorlar.
Duygu: Sergi; bir fotoğrafı, yalnızca gerçekleşmiş bir olayı belgelemekle kalmayıp, bir şeyin gerçekleşmesine de neden olabileceğinin altını çiziyor. Bu fikir eserlerin seçimini ve sunumunu nasıl etkiledi? Ziyaretçilerin sergiden kendi imgeleriyle ilişkilerini sorgulayarak ayrılmalarını umuyor musunuz?
Shelly: Bu fikir bizim için çok önemliydi. Bir fotoğraf mutlaka bir olayın sonu olmak zorunda değil; başlangıcı da olabilir. Bir imge var olduğu andan itibaren dolaşıma girer. Bir kişinin nasıl algılandığını ve potansiyel olarak kendisini nasıl algıladığını değiştirir.
Ziyaretçilerin sergiden kendi imgeleri üzerine düşünerek ayrılmalarını çok isteriz ama bunu ahlakçı bir yerden değil, daha çok şu sorular üzerinden: Kameradan kendimize baktığımızda kimiz? Peki bir başkası bize baktığında kimiz?
Claire: Fotoğraf performatif olabilir. Yalnızca “olan buydu” demez; fotoğraflanan kişinin ya da nesnenin etrafında yeni bir gerçeklik yaratabilir.
Bu nedenle salt belgesel niteliği taşımayan işlerle ilgilendik. Bu çalışmalar durumlar, fanteziler, beklentiler ve hatta benliğin yeni versiyonlarını yaratıyor.

Duygu: Son yıllarda moda markaları ile sanat dünyası arasındaki iş birlikleri giderek daha görünür hale geldi. Ancak bu ortaklıklar bazen kültürel prestij elde etmenin bir yolundan ibaret olarak algılanabiliyor. Sizce bir moda markasının sanatla gerçekten anlamlı bir ilişki kurabilmesi için ne gerekiyor? Bir iş birliğini gerçek bir yaratıcı alışverişe dönüştüren şey nedir?
Shelly: Bizim için mesele, iki tarafın da gerçekten bir şeylerden vazgeçmeye istekli olup olmadığına dayanıyor. Sanat yalnızca dekorasyon ya da kültürel meşruiyet sağlamak için kullanılıyorsa bunu genellikle hemen hissedebiliyorsunuz.
Anlamlı bir iş birliği, beklenmedik bir şeyin gerçekleşmesine alan açmalı. Marka kendi dilini, kaynaklarını ve kitlesini ortaya koyarken sanatçı ya da küratör farklı bir düşünme biçimi getirmeli. İkisi arasında belli bir sürtünme olmalı.
Claire: En ilginç iş birliklerinin tamamen pürüzsüz görünmediğini düşünüyoruz. İki dünyanın birbirine meydan okuduğu bir an olmalı.
Yalnızca kültürel sermaye elde etme arzusundan ziyade gerçek bir merak söz konusu olduğunda, ortaya çıkan sonuç markalaşmanın çok ötesine geçebilir. Aksi takdirde var olmayacak yeni bir biçim ya da bağlam yaratabilir.
“Fotoğraf performatif olabilir. Yalnızca ‘olan buydu’ demez; fotoğraflanan kişinin ya da nesnenin etrafında yeni bir gerçeklik yaratabilir.”
– Claire Koron Elat
Duygu: Moda, öz-tasarımın belki de en doğrudan ifade biçimlerinden biri. Ne giydiğimiz, nerede göründüğümüz ve kendimizi nasıl fotoğrafladığımız kimliğimizin birer parçasına dönüştü. Sizce moda hala bireysel ifade ve özgürlük için bir alan sunuyor mu, yoksa giderek kendi imgemizi sürekli yönetmek zorunda hissettiğimiz bir sisteme mi dönüşüyor?
Claire: İkisini de yaptığını düşünüyoruz. Moda inanılmaz derecede özgürleştirici olabilir çünkü farklı kimlikleri deneyebilmemize olanak tanır. Bir akşamlığına başka birine dönüşebilir ve bu dönüşüm aracılığıyla kendimiz hakkında yeni bir şey keşfedebiliriz.
Ancak aynı zamanda moda artık görünürlükle derinden bağlantılı. Artık yalnızca fiziksel dünya için giyinmiyoruz; kamera, arşiv ve sosyal medya akışı için de giyiniyoruz. Bu da giyinmenin psikolojisini değiştiriyor.
Shelly: Biz de bu gerilimin üretken olduğunu düşünüyoruz. Moda her zaman kendini yeniden yaratmakla ilgiliydi ama artık bu yaratım neredeyse anında belgeleniyor.
Bir şeyi yalnızca giymiyoruz; onu giyerken kendimizin bir imgesini de yaratıyoruz. Bu imge bizden bağımsız olarak dolaşıma girebiliyor. Bunu hem heyecan verici hem de biraz tuhaf buluyoruz.
Duygu: Bugün hepimiz hem kendi imgelerimizi üretiyor hem de başkalarının imgelerini izliyoruz. Sizce bu sürekli karşılıklı bakış kimliklerimizi nasıl dönüştürüyor?
Shelly: Bir tür içselleştirilmiş izleyici yaratıyor. Yalnız olduğumuzda bile çoğu zaman kendimizi dışarıdan hayal ediyoruz. Bir şeyi deneyimlemeden önce nasıl görüneceğini düşünüyoruz.
Ancak bunun tamamen olumsuz olduğunu da düşünmüyoruz. Bakışın farkında olmak bize hareket alanı da sağlayabilir. Onunla oynayabilir, onu manipüle edebilir, reddedebilir ya da abartabiliriz.
Claire: Üstelik bakış artık tek yönlü değil. Sürekli bakıyor ve bakılıyoruz; aynı anda hem üretiyor hem tüketiyoruz.
Bunun kimliği çok daha akışkan ama aynı zamanda çok daha yorucu hâle getirdiğini düşünüyoruz. Kendimizin başka bir versiyonunun üretilmesi ihtimali her zaman mevcut.



Duygu: Sergi metninde ifade edilen fikirlerden birine geri dönmek istiyorum: “Belki de narsisizm kendini gereğinden fazla sevmekle ilgili değildir. Belki de kendinin bir mecra olduğunu anlamakla ilgilidir.” Sizce kendimizi sürekli yeniden yaratma ve yeniden üretme ihtiyacı çağdaş yaşamın kaçınılmaz bir koşulu hâline mi geldi, yoksa bu döngünün dışına çıkmak hala mümkün mü?
Claire: Bunun tamamen dışına çıkabileceğimizi düşünmüyoruz. Temsil sistemlerinin içinde yaşıyoruz ve hepimiz bir ölçüde bu sistemlere katılıyoruz.
Ancak belki de önemli olan, bu mekanizmanın bilincine varmak. Kendimizi bir mecra olarak anlamaya başladığımızda neyi aktarmak istediğimizi, neyi saklamak istediğimizi ve bunları kime aktardığımızı sorgulamaya başlayabiliriz.
Shelly: Öz-tasarımdan kaçmakla pek ilgilenmiyoruz. Bunun neredeyse imkansız olduğunu, hatta belki de arzu edilir olmadığını düşünüyoruz.
Bizi ilgilendiren şey, kendimizi tasarladığımız gerçeğinin daha fazla bilincine varmak. Bu farkındalıkta bir özgürlük olabilir. “Bu gerçek ben miyim?” diye sormak yerine belki de “Kendimizin bu versiyonu aracılığıyla neleri mümkün kılıyoruz?” diye sorabiliriz.
“Yalnız olduğumuzda bile çoğu zaman kendimizi dışarıdan hayal ediyoruz.”
– Shelly Lea Reich
Duygu: Sürekli imge ürettiğimiz ve tükettiğimiz bir çağda, nasıl bir imge hala sizi durup gerçekten bakmaya sevk edebiliyor?
Shelly: Muhtemelen her şeyi hemen sunmayan bir imge. Belli bir kapalılığı koruyan, henüz tam olarak anlayamadığınız bir şeyler barındırdığını hissettiren imgelerle ilgileniyoruz.
Bu kadar çok görselin anında bir mesaj iletmek üzere tasarlandığı bir dönemde, hemen tüketilmeye direnen bir imge çok güçlü hâle gelebilir. Onu yalnızca tanıyıp geçmek yerine onunla zaman geçirmenizi ister.
Claire: Bizim için küçük bir rahatsızlık hissi yaratan bir imge. Biraz muğlak, baştan çıkarıcı, huzursuz edici ya da kolayca bir yere oturtulamayan bir şey.
Belki de en güçlü imge, size en çok şeyi anlatan değil, dönüp ikinci kez bakmanızı sağlayandır.
Shelly: Ve belki de nihayetinde sergiyle yapmak istediğimiz tam olarak buydu: İnsanlara kendi imgeleri hakkında nasıl düşünmeleri gerektiğini söylemek değil, baktıklarının ve aynı zamanda kendilerine de bakıldığının farkına varmalarını sağlamak.
