DUYGU “Let’s Take Pics We Can Never Post” sanki performatif görünürlüğe karşı bir manifesto… Bu kitabın ortaya çıkmasını tetikleyen o ilk kıvılcım —o an ya da gerilim— neydi?
MARINE Yaklaşık on yıl önce, Instagram’ın ilk zamanlarında kurduğum bir iç çamaşırı markasını tanıtmak için arkadaşlarımın Polaroid fotoğraflarını çekmeye başladım. O zamanlar algoritma çok daha organik hissettiriyordu. Pek çok takipçi kazanıyor ve yansıttığım kadın imgesine gerçekten ilgi duyan insanları kendime çekiyordum. Ancak birçok fotoğraf sansürlendi, bu da aslında anlatmak istediğim mahremiyet ve kadın bedenleri üzerine olan hikayeyi daha da pekiştirdi.
Fransız bağımsız kitapçı, Ofr. ile birkaç Polaroid kitabımı yayımlama şansım oldu. Zamanla, senin de dediğin gibi, bu “manifesto”yu geri getirmek yeniden anlam kazandı — performatif görünürlüğe karşı bir duruş. Sosyal medya, bir şeyleri neden ve nasıl yaptığımızı değiştirdi; benim için mesele, anın içinde yaşamaya geri dönmekle ilgili. Bu biraz da hayata punk bir tavırla yaklaşmakla alakalı — kusurlu, güzel, seksi, zeki ve insanların beklediğinden farklı olabilmekle… Instagram gerçek değil.
DUYGU Kitap, izleyenden görülmekten sakınan bir imge kültürünü hayal etmesini istiyor. Bu süreci yaratırken, imge üretimi ve onları paylaşmaktan ya da saklamaktan kaçınma konusundaki kendi ilişkin hakkında neler keşfettin?
MARINE Çocukluğumdan beri imgeleri yakalamak istemişimdir, bir kelebeği yakalarmış gibi. Eski bir el kamerasıyla ailemin günlük hayatını çekmeye ve geçen zamanı saklamak için analog fotoğraflar çekmeye takıntılıydım. İnternetin, sosyal medyanın ve blog kültürünün doğuşuyla birlikte büyüdüm.
Bu yeni araçlarla oynamak, kendi görsel dilini yaratmaya başlamak inanılmaz heyecan vericiydi. Ama bugün, yarattığımız imgelerle ilgili bir sorumluluğumuz olduğuna inanıyorum. Bu, bir tür dijital kirlilik gibi. Kendimize sormalıyız: “Bunu paylaşmam neden önemli?” Bunun bir anlamı olmalı. Daha sorumlu, daha sabırlı olmalı ve iyi şeylerin zaman aldığını unutmamalıyız: Bir kitap yayımlamak gibi…
DUYGU Eğer kitabı bir obje olarak değil de bir jest olarak tanımlamak zorunda olsaydın, bu hangi jest olurdu?
MARINE Kendini onaylama jesti olurdu, tıpkı EP’imdeki ‘Je préfère ça’ adlı şarkı gibi. ‘Bunu tercih ediyorum’ anlamına geliyor; yani kendi zevkini, kimliğini sahiplenmek gibi. Ben buyum.


“Bu biraz da hayata punk bir tavırla yaklaşmakla alakalı — kusurlu, güzel, seksi, zeki ve insanların beklediğinden farklı olabilmekle… Instagram gerçek değil.”
-Marine Neuilly
DUYGU Bu projeden önce, pratiğinin gidişatını nasıl tanımlardın? Farklı dönemler ya da mecralar arasında, işlerinde değişmeden kalan neydi?
MARINE Komik çünkü şimdi fark ediyorum, aslında hep zihnimde fotoğraflar çekiyormuşum — sadece bir şeyleri hatırlamak için, görsel bir hatıra gibi. Her zaman yolda giderken fotoğraflar çekerdim ama hiçbir zaman gerçek bir amaçla değil. “Gerçek” bir imge üreticisi olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Sadece Polaroid kameramla eğleniyordum. O hareketin spontane doğasını ve fotoğrafın iyi çıkıp çıkmayacağını bilmemekten gelen heyecanı seviyorum. Ne elde edeceğini bilmemek bir duygu treni gibi; tıpkı bir Sonny Angel kutusunu açmak gibi! Benim için fotoğrafçılık tam da bu, bir tür kumar oyunu. Bazen kaybedersin, ama kazandığında ortaya çıkan şey bir sanat eseridir.

“Bir fotoğrafı paylaştığın anda artık sana ait olmaktan çıkıyor. Başkalarının anılarının ve duygularının bir parçası oluyor.”
-Marine Neuilly
DUYGU Seni yalnızca bir imge üreticisi olmaktan çıkarıp bir sanatçı olmaya yönlendiren dönüştürücü bir deneyim, bir mentor ya da sarsıcı bir an var mı?
MARINE Mentorum Andy Warhol, tüm zamanların en sevdiğim sanatçısı… Onun vizyonuna kendimi derinden bağlı hissediyorum. Tüm kitaplarını topluyorum. Benim doğduğum yıl yani 1987’de öldü. Kulağa tuhaf gelebilir ama onunla ruhsal bir bağım olduğunu gerçekten hissediyorum. Bence hepimizin bu dünyada bir görevi var, özellikle sanatçılar olarak bu meşaleyi birbirimize aktarmamız gerekiyor. Bu, kendini başkalarıyla kıyaslamakla ilgili değil; senden önce gelen sanatçıyı anlamak ve hikâyeyi kendi sesinle anlatmaya devam etmekle ilgili. Passer le flambeau.
DUYGU İşlerinde sık sık imgelerin sosyal yaşamıyla, onların nasıl hayata karıştığı, değişime uğradığı ya da bir silaha dönüştüğüyle ilgileniyorsun. Peki deklanşöre basıldığı andan çok, fotoğrafın o andan sonraki hayatına seni çeken şey ne?
MARINE Bir fotoğrafı paylaştığın anda artık sana ait olmaktan çıkıyor. Başkalarının anılarının ve duygularının bir parçası oluyor. Benim için bir fotoğrafın hayatı, deklanşöre bastığım anın ötesine uzanıyor. O anı yakalamak içgüdüsel bir şey, nefes almak gibi, ama asıl onu canlı kılan, sonrasında olanlar. İşte hikâye tam da orada başlıyor. Elbette, çektiğim her fotoğrafın bağlamını ve kendi bakış açımı anlatabilirim ama bunun gerçekten bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Herkesin onu farklı bir şekilde anlamlandırma fikri hoşuma gidiyor. Bu, açık bir diyalog.
DUYGU Hangi görsellik dışı alanlar, çalışırken düşünce dünyanı en çok besliyor?
MARINE Rick Rubin’in The Creative Act: A Way of Being adlı kitabını okuyorum, bana çok ilham veriyor. Ama beni en çok besleyen şey müzik! Liseden beri ilk aşkım bu. O zamanlar tamamı kadınlardan oluşan bir rock grubunda gitar çalıyordum, şimdi ise bir DJ’e evrildim. Plak koleksiyonu yapıyorum, sanırım bu da Polaroid’leri neden bu kadar sevdiğimi açıklıyor; her fotoğraf çektiğimde sanki bir albüm kapağı yaratıyormuşum gibi hissediyorum.
DUYGU Thomas Lelu’nun varlığı projeyi nasıl değiştirdi? Bir sürtüşme mi yarattı, bir ayna mı oldu; birlikte hemfikir olarak mı kurguladınız, yoksa karşı bir ses miydi?
MARINE Thomas’ın bu projenin bir parçası olmasına gerçekten çok sevindim, çünkü kitaba gerçek bir denge duygusu kattı. Fotoğraflar, kadınların mahremiyetini, bir kızın bakış açısından inceliyor ve bu diyaloğa bir erkeğin dahil olması önemliydi: İşe neşe ve mizah katmak, aynı zamanda onu daha evrensel hissettirmek için. İlk geri dönüşler oybirliğiyle aynıydı: ortada kesinlikle feminist bir mesaj var ama aynı zamanda bu, birliktelik ve dostluk üzerine bir proje.
DUYGU Paylaşılamayan fotoğraflar üzerine bir kitapta işbirliği yapmak kendi içinde bir paradoks. İki kişi birlikte üretirken, yaratıcılık, ego ve “göstermeme hakkı” arasındaki dengeyi nasıl kurdun?
MARINE Şanslıyım ki arkadaşlarım çok rahat insanlar, o yüzden kibarca izinlerini istedim. Sonra fotoğrafları birlikte seçtik. Thomas, bunun çıplak fotoğraflardan çok cool kızlar kulübü gibi göründüğünü fark etti. Kızların portrelerini, paylaşamadığımız fotoğraflarla bir araya getirmek istedik ve doğru ritmi bulmak bizim için çok önemliydi.
DUYGU Hayata karşı cesur olduğunu düşünüyor musun?
MARINE Her kadın doğası gereği cesurdur.
DUYGU Yaratıcılık senin için ne anlama geliyor?
MARINE Yaratıcılık adeta farklı bir dil. Bazıları duygularını dışavurmak için ona ihtiyaç duyar ve iyi ki de öyle, çünkü bu sayede hayatımıza yön veren en güzel sanat eserleri ortaya çıktı.
FROM BASED ISTANBUL N45 10TH ANNIVERSARY ISSUE: BRAVE MONOLOGUES
Images In Courtesy of Marine Neuilly
Interview by Duygu Bengi