Bir zamanlar bir filmin hikayesi jenerik aktığında sona ererdi. Bugün ise hikaye, seyirciler salonu terk ettikten çok sonra bile devam ediyor. Röportajlar, sosyal medya paylaşımları, dergi kapakları ve belki de en önemlisi kırmızı halı… bunlar filmleri ekranın dışına taşıyor. Basın turları artık kendi anlatılarını yaratıyor; kıyafetler yalnızca bir ünlüyü giydirmekle kalmıyor, filmin dünyasını gerçek boyuta taşıyor. Bunu Zendaya ve uzun yıllardır birlikte çalıştığı stilisti ve “yaratıcı partneri” Law Roach kadar iyi anlayan çok az isim var.
Christopher Nolan’ın The Odyssey filminde Athena karakterine hayat veren Zendaya için Roach, basın turu looklarını estetik bir görünümünden ziyade, her look ile anlatılan bir hikaye olarak ele alıyor. Athena’yı birebir yeniden yaratmak yerine, mitoloji etrafında bütünlüklü bir görsel dil inşa ediyorlar. Mermer beyazları, Antik Yunan drapeleri, likit altın tonları, heykelsi silüetler ve antik zırhlara yapılan ince göndermeler, tur boyunca karşımıza çıkıyor. Ancak bunların hiçbiri kostüm hissi yaratmıyor. Referanslar dikkatli bakıldığında kendini gösteriyor; yine de her look, çağdaş modanın sınırları içinde kalmayı başarıyor.


Bu dengeyi yaratan şey ise Law Roach’un mitoloji ile moda tarihini bir araya getirme biçimi. Jason ve Altın Post mitinden ilham alan arşiv Givenchy – Alexander McQueen parçaları, Schiaparelli’nin heykelsi haute couture tasarımları, Alberta Ferretti’nin akışkan drapeleri ve Louis Vuitton ile Jacquemus’un çağdaş yorumlarıyla buluşuyor. Roach, bu referansları birbirinden bağımsız moda anları olarak görmek yerine, antik mitoloji ile günümüz couture dünyasının aynı dili konuştuğu tek bir anlatının parçasına dönüştürüyor.
Tur boyunca her şehir, hikayenin yeni bir bölümünü temsil ediyor. Londra, Schiaparelli ile neredeyse ilahi bir atmosfere sahip. Paris, arşiv McQueen görünümleriyle mitolojiyi yeniden ziyaret ederken, custom Louis Vuitton ile çağdaş bir tanrıça yorumuna evriliyor. New York ise Antik Yunan’dan ilham alan silüetler, gladyatör sandaletleri ve zahmetsiz saç görünümleriyle hikayeyi daha yumuşak bir noktaya taşıyor. Hiçbir görünüm kendini tekrar etmiyor; ancak hepsi birlikte son derece bütünlüklü bir yolculuk yaratıyor.
Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri Londra galasından hemen önceydi. Aynı gün Paris’teki Schiaparelli Haute Couture defilesine katılan Law Roach, Daniel Roseberry’nin kapanış look’u podyumdan iner inmez tasarımı Zendaya için ayırttı ve birkaç saat içerisinde Londra’ya ulaştırdı. Zendaya, aynı akşam The Odyssey‘nin dünya galasında bu couture tasarımı giydi. Roach, kulis röportajında “çok özel bir kıza ulaştırmak için bekleyen bir özel jetim var” diyerek durumu esprili bir şekilde anlattı.


Bu aslında modanın en üst seviyede nasıl işlediğinin olağanüstü bir göstergesiydi; zanaatkarlık, zamanlama ve hikaye anlatıcılığı birkaç saat içerisinde kusursuz bir şekilde bir araya gelmişti. Kimileri içinse, lüks modanın hala ne kadar büyük bir aşırılık alanı olduğunu yeniden hatırlatan bir andı.
Law Roach kendisini sık sık bir stilistten ziyade “image architect” olarak tanımlıyor ve The Odyssey basın turu, bu yaklaşımın en başarılı örneklerinden biri gibi görünüyor. Onun işi yalnızca Zendaya’nın ne giyeceğine karar vermekten çok daha fazlası. Her görünüm, filmin anlatısının devamı olarak düşünülmüş durumda. Tıpkı Dune‘ün fütüristik estetiği ya da Challengers‘ın tenis dünyasından beslenen görsel dili gibi, The Odyssey de zamansız mitolojisini moda aracılığıyla anlatmaya devam ediyor.



Belki de bu basın turunun bu kadar ses getirmesinin nedeni tam olarak bu. Mitler hiçbir zaman gerçekten yok olmuyor; yalnızca kendilerini anlatmanın yeni yollarını buluyorlar. Bazen şiirle, bazen sinemayla, bazen de aynı gün Paris podyumundan Londra galasına ulaşan bir couture elbiseyle.