Her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde sosyal medya “güçlü kadınlar” üzerine ilham verici mesajlarla dolup taşıyor. Şirketler motivasyonel alıntılar paylaşıyor, markalar kadın liderleri öne çıkarıyor ve insanlar siyaset, iş dünyası, bilim ve sporda engelleri aşmış kadınların başarılarını kutluyor. Bu kutlamalar anlamlı olsa da aynı zamanda önemli bir soruyu da gündeme getiriyor: Güçlü kadınları kutlamak gerçek bir toplumsal cinsiyet eşitliği yaratmak için yeterli mi?
“Güçlü kadın” fikri güçlü ve ilham verici. Engelleri aşarak erkek egemen alanlarda başarı elde eden kadınların hikâyeleri başkalarını motive edebilir ve eski stereotiplere meydan okuyabilir. Temsil önemlidir. Kadınların şirketleri yönetirken, seçimleri kazanırken ya da bilimsel atılımlar gerçekleştirirken görülmesi, genç kızların kendi gelecekleri için yeni olasılıklar hayal edebilmesine yardımcı olur.
Ancak yalnızca bireysel başarıya odaklanmak, birçok kadının hala karşı karşıya olduğu daha derin yapısal engelleri gözden kaçırmamıza neden olabilir. Toplum birkaç istisnai kadını kutladığında, bazen başarıyı yalnızca kişisel kararlılığın bir sonucuymuş gibi gösterir. Mesaj şu hale gelir: Bir kadın başarabiliyorsa herkes başarabilir. Oysa bu anlatı, dünya genelinde milyonlarca kadının fırsatlarını sınırlamaya devam eden sistemsel eşitsizlikleri görmezden gelir. Dünya genelinde kadınlar hala ücret eşitsizlikleri, liderlik pozisyonlarına sınırlı erişim ve iş yerinde ayrımcılık gibi sorunlarla karşı karşıya. Birçok kadın kariyerlerini sürdürürken çocuk bakımı ve ev işleri gibi ücretsiz bakım emeğinin büyük kısmını da üstlenmek zorunda kalıyor. Bu sorunlar yalnızca bireysel güçle çözülebilecek meseleler değildir. Politika değişiklikleri, iş yeri reformları ve kültürel dönüşümler gerektirir.
“Güçlü kadın” fikri aynı zamanda adil olmayan beklentiler de yaratabilir. Kadınların başarılı olabilmesi için her zaman güçlü, bağımsız ve dayanıklı olması gerektiğini ima eder. Bu özellikler elbette olumlu olsa da kadınların sürekli olarak adaletsiz sistemlere uyum sağlamak zorunda kalmaması gerekir. Bunun yerine kurumlar ve toplumlar bu sistemleri değiştirmek için çalışmalıdır.
Yalnızca güçlü başarı hikâyelerine odaklanmak, birçok kadının deneyimini de görünmez kılabilir. Bazı kadınlar yoksulluk, ayrımcılık, çatışma ya da sınırlı eğitim olanakları gibi zorluklarla karşı karşıya kalır. Bu mücadeleler ilham verici başarı hikâyelerine benzemeyebilir, ancak toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önemli gerçekleridir. Eğer yalnızca başarılı kadınları kutlarsak, en kırılgan konumdaki kadınların sesleri göz ardı edilebilir.
Gerçek ilerleme sembolik kutlamaların ötesine geçmeyi gerektirir. Hükümetler kadınları ayrımcılık ve şiddetten koruyan yasaları etkin biçimde uygulamalıdır. İşverenler ücret eşitsizliğini ele almalı ve liderlik pozisyonları için adil fırsatlar sağlamalıdır. Eğitim sistemleri ise kız çocukları ve kadınların her alanda kariyer yapabilmelerine olanak tanıyan yollar oluşturmalıdır. Başka bir deyişle eşitlik, bireysel kadınların tek başına engelleri aşmasına bel bağlamak yerine toplumun yapısına yerleştirilmelidir.
Elbette bunların hiçbiri kadınların başarılarını kutlamanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Kadınların başarılarının tanınması hem önemli hem de uzun zamandır gecikmiş bir durumdur. Ancak kutlama eylemin yerini almamalıdır. Dünya Kadınlar Günü’nün amacı yalnızca güçlü kadınları övmek olmamalıdır. Amaç, kadınların eşit muamele görmek için olağanüstü olmak zorunda kalmadığı bir dünya yaratmaktır. Toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca ilham verici sloganlarla sağlanamaz. Bu, toplumlarımızda fırsatları, gücü ve kaynakları şekillendiren sistemlerin ele alınmasıyla mümkün olacaktır. Güçlü kadınları kutlamak değişim için ilham verebilir, ancak gerçek eşitlik, bu gücü gerekli kılan koşulların dönüşmesiyle sağlanabilir.